Topics Medya

Nihat Genç SUSMUYOR : sizin Allah’ınız varmı ?

Bir yazı değil bir duyuru için yazdım. Üye sayısı milyonlara varan birçok muhalif facebook sitesi tuhaf bir şekilde kapatılmış. Yetmedi gençlerin adıma kurduğu ve üye sayısı 515 bini aşan Nihat Genç facebook sitesi bugün itibariyle yine tuhaf şekilde kapatıldı. Kaç kez kapatılmıştı. Yıllarca kapalı tutuldu zaten, yetmedi, bitmiyor…

Facebook sitesinde benim konuşmalarım yazılarım ve bazen konferans duyurularım yer alıyor. Ancak son on yıldır geceli gündüzlü çalışıp hazırladığım Anadolu’nun bin yıllık kültür tarihinden seçilmiş ‘fıkralar’ ya da küçük hikayelere onlarca yıl yoğun emek verdim. Eğlenceli neşeli bir şekilde en sert siyasi fırtınaları Nasreddin Hoca, Karagöz, Ortaoyunu, Bekri Mustafa, Bektaşi ve tarihi hadiseler üzerinden gençler öğrensinler diye. Bu kısa hikayelerin bir eşini başka yerde bulamazsınız, çünkü henüz sayfaları açılmamış ve henüz geniş kitlelerin tanımadığı çok özel kitaplar okuyarak süzdüm bu hikayeleri.

Hikaye de mi bir fıkra da mı anlatmayalım, nedir bu kapatma yok etme hırsınız. Zaten iktidarınız boyunca hangi TV’lere ne baskılar yapıldı nasıl basıldı nasıl bertaraf edildi, üniversite konuşmalarıma kadar nasıl bir yasaklama yapıldığını herkes gördü. Yetmedi işte, bu sitenin yedi elemanı içerde yetmedi, bir facebook sitesinde bir yazarın okuyucularına hikaye fıkra anlatmasına dahi tahammül edemiyorsunuz.

Bize ne söylemek istiyorsunuz, kapatarak yok ederek bize söylemek istediğiniz nedir. Sayın cumhurbaşkanı, sayın başbakan, sayın Fethullah Gülen, nedir derdiniz?

Allah aşkına, nedir bu ya. Yasaklayarak kapatarak basarak içeri atarak ne olacak, yıldırabileceğinizi sindirebileceğini mi sanıyorsunuz? Yaşadıkları ülkeyi tanımayanların hayatın neşesini hiç bilmeyenlerin boş girişimi bunlar. Sizden önce yasaklayanların başına neler gelmiş, tarih onları nasıl anıyor bir öğrenin Allah aşkına. Sadece kayıt düşüyorum sessizler kitlesinin boyunu posunu iyice ölçmek için.  

Nihat Genç

Odatv.com

Odatv’nin notu: Tuhaf bir şekilde dün kapatılan sayfa, yayınımız üzerine bugün tuhaf bir şekilde açılmıştır.

NİHAT GENÇ’LE DENİZ BAYKAL NEDEN BULUŞTU?

Soyut resmin yaratıcılarından sayılan Kandinski’nin bu işe nasıl başladığını biliyor musun?
Hayır,” dedim.
Bir gün hızla atölyesine girer. Kapıyı açar açmaz karşısındaki tablo karşısında dili tutulur. ‘Aman Tanrım, der, bu ne muhteşem şey!’
Sonra farkına varır ki, bir gün önce bitirdiği tabloyu ters olarak koymuştur.

Etrafımız kalabalık. Deniz Baykal orada, Mehmet Sevigen hemen yanında, Yılmaz Ateş desen öyle…
Ama Bedri Baykam ile konuşmak daha cazip. Baykal ve arkadaşlarıyla ilgilenen çok zaten.

Ankara Siyah-Beyaz Sanat Galerisi’nde açılan Bedri Baykam’ın ‘Edward Munch’a Saygı’ sergisinde en fazla ilgiyi, sanatçının ışık oyunlarına dayanarak yaptığı ve 4 Boyut adını verdiği resimler çekti.

Norveçli sanatçı Edward Munch anısına gerçekleştirdiği sergide, sanatçının yaşamını ve yapıtlarını yakından inceleyerek ‘Madone’, ‘Çığlık’,’Yaşam Dansı’, Hasta Çocuk’ gibi birçok yapıtını yeniden yorumlayan Baykam, eserlerin yüzeyini lens tekniği ile olağandışı derinliklerle buluşturup izleyenleri bir çeşit zaman yolculuğuna çıkarıyor.
Resimlere dik açıdan bakarken, dört derin perspektif ile karşılaşıyorsunuz, biraz yana çekildiğinizde ayrıntılar değişiyor, boyut azalıyor ve bambaşka bir tablo ile yüz yüze geliyorsunuz.

Etrafta Deniz Baykal’ı aradım. Kalabalık bir grupla sergiyi dolaşıyordu. Oldukça neşeliydi. Siyasi soruları duymazlıktan geliyordu.
Yine Baykam’a döndüm. Arada bir “m ile l” farkı var belki, ama Baykam’ın siyasi sorulardan kaçmak gibi bir derdi olmadığı ortada.
Son günlerdeki cemaat ile ilgili yapılanmaya hemen cevap verdi: “Atatürk çok güzel söylemiş Türkiye cemaatlerin, tarikatların ülkesi olmayacak. Buna göz yumanlar kendi kimliğini ortaya koyamayan insanlardır. Cemaatçiler, ben niye bağımsız bir insan değilim niye el etek öpüyorum, diye oturup düşünmelidir.
Hemen ardından da Hanefi Avcı sorulmalıydı tabii. Sordum: “Türk yargısı Hanefi Avcı’nın iddialarını araştırmak yerine Hanefi Avcı’nın şahsını araştırıyor. Hangi gerekçe ile hapse atıldığına bakın, ne kadar acıklı bir tablodur. Herkes herkesi imzasız, asılsız, gizli tanıkla jurnal edebilir duruma geldi.
Son yaşanan tophane olaylarından dolayı da çok üzgün olduğunu saklamadı.

Yekta Güngör Özden, Uluç Gürkan, yazarlarımızdan Nihat Genç, gazeteci Hulki Cevizoğlu, akademisyen Şahin Yenişehirlioğlu gibi isimler sergiyi gezmenin yanı sıra uzun uzun sohbet ettiler. Konu genellikle siyasetti, sanat konuşan pek azdı.

Ankaralılar, Bedri Baykam’ın sergisini 3 Kasım 2010 tarihine kadar gezebilir.
Bu arada Bedri Baykam, bir ilk olacak, dediği siyasi içerikli ilk sergisini 13 Ekim’de İstanbul Cadde Bostan Kültür Merkezi’nde, 21 Ekim’de de Piramit Sanat galerisinde sergileyeceğini söyledi.
Baykam, bu yeni sergisinde devrimciliği korumak adına kendini siper etmiş, yitip giden değerli insanlarımızı ve siyasi gerginlikleri resim severlere “kavramsal bir soyutlukla” sunacağını da Odatv okurlarına ilk kez açıklamış oldu.

İşte o sergiden kareler…

NİHAT GENÇ : Kelimeleri soytarılaştırıp çöpleştirenlerin medya gemilerine bindiniz

NİHAT GENÇ HAKI DEVRİME PATLADI

Dün akşam NTV’de Mirgün Cabas’la Ekşi Sözlük etrafında yapılan programda;

Dün akşam NTV’de Mirgün Cabas’la Ekşi Sözlük etrafında yapılan programda; ki, İzmir Bergama konuşmaya gitmiştim, izleyemedim, Radikal Gazetesi yazarı Hakkı Devrim Bey, hakkımda “Nihat.. soyadı neydi…” deyip peşinden ‘hayvanat bahçesi röportajı yapan’ ya da işte konuşmalarımı hayvanat bahçesine benzeten bir konuşma yaptı. Programı izlemediğim için Mirgün Cabas’ı aradım, peşinden Hakkı Devrim’in kendisini.. Telefonumu bıraktım, bu cümleler doğru mu diye.. Doğruymuş..
Bizim elimiz armut toplamıyor…’ dediğimde ‘ne b.k yersen ye, layığını bulursun’ dedi, bu beyefendi yazar.

Bir yaşlı beyefendi yazarın bu kadar ağır hakaret etmesi, üstelik ekranına kurulduğu çok güçlü bir yayın organını bizleri aşağılamak için hatta en kuvvetli en aşağılık cümleleri seçmesi bizler için şaşırtıcı değil..

Nihat Genç ismi geçtiğinde öfkesine sahip olamıyorsa Nihat ismini geçirmesin, tıpkı gazetesinin ve etrafındaki onlarca gazetenin yaptığı gibi..

Ununu elemiş eleğini asmış olması gereken bir yaşa gelenler, yani güçten kuvvetten gittikçe düşmeye başlayan bu beyefendi gibileri, Nihat ismiyle aşırı derecede heyecanlanıp şehvetli bir öfkeyle viagra yutmuş misali kuduruyorsa, bu beni sevindirir.

Ancak Nihat Genç ismine bu kadar aşırı hınç hepimizi düşündürtmeli, sabahlara kadar diskovari gençlik programlarında “şallak mallak” gençlerle gönül eğlendirip hala içindeki zehri çıkartamamışsa, ülkemizdeki en büyük sorun sıralamasını terörden, İsrail’le savaştan çıkartıp en büyük sorunun ‘terbiye’ yani edep kemal olduğunun artık adını koyalım.

Adımız geçer geçmez zincirlerinden boşanmış gibi küfürler eden bu yaşlı beyefendiye ‘terbiye’den bahsetmek saçmaca bir şeydir, çünkü ‘zırnık’ bulamazsınız, bunca yıl okuyup düşünüp yazmış bir insan nasıl olur da hala insani gıdalar alıp beslenememiş, işte medyanın vahşi yoksulluğu buradadır.. Üstelik muhatabımız medyaya etik dersleri veren bir yaşlı beyefendi..

Tabiatın gereği hepimiz yaşlanacağız ama Allah hepimize dünya nimetleri ve arzuları ve dertleriyle gücümüzün kaldırabileceği bir yaşlılık nasip etsin, bu yaşta, kibarlık beyefendilik ve bilmişlik maskesi takıp sonra korkunç acı çığlıklarla küfürler etmek, işte Allah’ın bir yaşlı insana cezası bu olmalı..

Tabii ki asıl sebep ‘kifayetsizlik’.. Hayatında hiçbir eser vermemiş, tüm ömrünü ansiklopedi tashihciliğiyle harcamış bir insanı alıp başköşelere oturtursanız, olacağı buydu. Gençliğindeki gazetecilik yıllarını da hatırlatmam lazım, Yassıada mahkemesi başkanının ne kadar yakışıklı olduğunu etraflıca yağlayıp ballayan bir muhabir..

Belki Okan Bayülgen programları formatına uygun ecüş bücüş benzetmeler ve kelime soytarılıkları şovuyla gece eğlencesi şamataları bu ‘kifayetsizliği’ kaldırabilir.. Ancak geceleri bu tür her türlü maskenin kalktığı tam anlamıyla şamata eğlence programlarıyla benliklerini şişirenler sabah olup normal dünyaya dönünce acı sorunlar başlıyor..

Bu tür şov programlarında her türlü gırla mavra espriler yapılır, bunu anlarız, ancak bu tür programları, nasıl tür insanlar, kişilik ve ben şişirme için kullanır..

Siz nasıl tür insanlıktasınız Allah aşkına..

Hakkı Devrim Bey, hayatınızı kelimelerle geçirdiniz, en azından ‘tashihcilik’ diyelim, hadi kıyısından dilbilgisine de bulaştınız diyelim, ancak işte Allah gecinden versin koca bir ömür yaşadınız kelimelerle, ama hala ‘kelimeler’e ruh veren can veren şey’in ‘yazarlar’ olduğunu öğrenemediniz, hatta kelimeleri hala grafik sanatçıları gibi görüyor, onların hepsinin ayrı bir ruh’u kişiliği olduğunu hala öğrenemediniz.

Ki, alkışlayıp göklere çıkartıp yüz bilmem kaç baskılar yaptırdığınız son yirmi senenin çok çok ünlü yazarları sizler gibilerin sayesinde ‘ünlerine’ Allah şükür kavuştu, muratlarına erdi, ama onlar da sizin yolunuzda ‘kelimelerin’ bir ‘sahipleri’ olduğunu anlayamadı, yazık, anlayamayan dediğim Türk Edebiyatı’nın baş köşesine yerleştirdiğiniz yazarlar..

İşte bu gerekçelerle yıllar önce on, on beş sene önce sizler için ‘hela ibriği’ benzetmesi yapmıştım, hala unutamamışsınız, sebebi çok basit, hela ibriği benzetmesini kaleme alan Nihat Genç, o ismi var eseri sizin gibi yok yazarlardan farklı olarak ‘kelimelerine’ ve ‘benzetmelerine’ ve ‘cümlelerine’ hayat katar, can verir, artık ölmez o benzetmeler, o yakıştırmalar.. Bakın onbeş sene mi oldu, hala unutamıyor, telefonda, sen de zamanında ‘hela ibriği’ demiştin deyip ‘intikam’a getiriyorsunuz lafı, ve ismi var eseri yok o yazarların o yıllarda sizlerin şak şaklarıyla çok satan kitapları artık satmıyor, ama Nihat Genç’in kitapları hala ve gazetelerin ve kitap dergilerinin amansız sansürüne rağmen çok satıyor..

Hepimizi şaşırtması gereken ‘gerçek’ doğru’ işte budur. Kelimeleri soytarılaştırıp çöpleştirenlerin medya gemilerine bindiniz, ve şimdi canınız çok sıkkın.. Artık kelimelerle yeni bir aşk ilişkisine girebilmeniz için vakit çok geç..

Hiç kimse bu dünyada kelimeleri aşındırtma, çöpleştirme, körleştirme, plastikleştirme, köpükleştirme hakkına sahip değildir, ki, benim Leman’da yazdığım o yıllarda işte kelimeleri çöpleştiren bu cüruf’un bando şefliğini soyundunuz, ki abartmayalım kimsenin dıngılında da değildiniz..

Bense ‘yazarım’, kelimelerim ve kitaplarım senin gibilerin medya mezhabasına kulaklarından sürükleyerek götürdüğü koyunlardan olmadım..

Ve Hakkı Bey, Türkiye’nin en boyalı en şişkin en en en gazete ve TV’lerini defalarca kullandığınız halde Nihat Genç’in sesi ‘senden’ ve senin gibilerden daha çok çıkıyor, daha çok duyuluyor..

İşte lafın burasını kurcalayın, boğmak yok etmek görmezden gelmek sansürlemekle uğraştığınız Nihat Genç siz ve yıllarca poh pohladığınız yazarlardan daha çok okunuyor, dinleniyor, acep nedendir?

Bakın size Dostoyevskiler Tolstoylar gibi bir laf edeyim, bir yazar gençlik öfkelerini öğüte öğüte ancak çocukluk iyiliklerini düşlerini büyüte büyüte yaşlanır..

Siz de bunun tam tersinin gerçekleşmesi Yüce Allah’ın tecellisidir, Allah’ın ve hayatın içimize koyduğu sızıları anlamaya çalışarak değil vaktimizi çocuksu şaklabanlık programlarıyla heder edersek, işte ‘bunama’ dediğimiz, bugün batı basınını çokça işgal eden papazları bile çocuk istismarına sürükleyen bir yerlerde buluruz kendimizi..

Haşa, tövbe en küçük anlamıyla bir cinsel çocuk istismarından söz etmiyorum, söz konusu olan ‘kelamsa’ yani insanlığın en acil ihtiyacı kelimelerse biz yazarlar için daha beterinden söz ediyorum, kelimeleri edebiyatı hayatı yazıyı ahlak’ı öğrenmeye çalışan genç çocukları disko kapılarında sevimli ihtiyar cambazlıklarıyla kandırmaktan söz ediyorum.

Ve Hakkı Bey, sizler işte bir ömür yaşadınız ve kendinizi onurunuzu kemalinizi koruyamadınız, kendi içinde kendi gençliğinde insanlık için hiç hazırlığı olmayanlar, işte ders çıkartsınlar, böyle oluyor bu şaklaban medyada çok üfüren çok sallayan esersiz kitapsız yaşlı yazarların ihtiyarlığı.. Eleştirmenliğe oynadınız tutmadı, Dümbüllülüğe oynadınız hiç tutmadı, uygarlığımız ve yeni yetişen gençliğimiz yeni şovlarınızı ve artık giderayak bir şeyleri tutturmanızı heyecana bekliyoruz..

Eee yeter artık, bu yaşlı kifayetsiz yazarların yanlış yerler tutmasından biz de yorulduk..

Doğrusu, Tayyip Erdoğan’ın dış politik naralarından yorulup bir yaşlı yazarın eğlenceli kişiliğini yazılarımıza meze tabağı yapmak sanmam beni ve okuyucuları birazcık avutsun..

Nihat Genç
Odatv.com

Nihat Genç Bülent Arınç’a fena yüklendi

AKP’ye karşı en sert muhalefet yapan isimlerin başında gelen Nihat Genç öyle bir fıkra anlattı ki…

 Ak Parti iktidarına yönelik sert sözleri ve eleştirileriyle bilinen yazar nihat Genç bu defa Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı çok kızdıracak…

VERYANSIN’DA ARINÇ’A ÇATTI
ART televizyonunda yayınlanan Veryansın programında yine AKP’ye yönelik eleştirilerine devam eden Nihat Genç bu defa iktidarın en çok konuşulan isimlerinden Bülent Arınç’a çattı.

Hükümetteki bir çok kişinin yeniçeri havasında olduğunu kaydeden Genç, Bülent Arınç’ın tavrını öyle bir fıkrayla eleştirdi ki…

İŞTE GENÇ’İN ARINÇ’I KIZDIRACAK O FIKRASI

HOLDİNGLERİNİZ, GAZETELERİNİZ, PROPAGANDA GÜCÜNÜZ OLUR AMA…

Rüzgar evini bulamıyor. 80’li yıllarda başlayan İslamcı siyasi rüzgar önce yayınevleri sonra cemaatler sonra holdingler sonra medya sonra partiler sonra resmi kurumlar sonra emniyet sonra Cumhurbaşkanlığı sonra Başbakanlık ve Meclis’te tozu dumana katmadığı yer kalmadı.

Soğuk Savaş mantığının diktatörleri sağ-sol çatışmasının yönünü değiştirip ülkeyi rahatlatmak için sağ-sol çatışmasına sessiz kalıp çatışmalara girmeyen İslamcı yapıları ‘devlete’ davet etti.

Eğer ülkemizde bir ‘gizli devlet’ bir ‘derin devlet’ varsa ve bu günlerde bu ‘gizli el’in ‘Ergenekon’ olduğu iddia ediliyorsa, devleti o gün yöneten ‘cunta’nın büyük tarihi kararı işte buydu.

Soğuk Savaş deyip geçmeyin, ülkenin her evine dışarıdan gizlice getirilmiş silahlarla her gün beş-on insan sokak ortasında öldürülüyordu.

 

İslamcı siyaset rayından çıktı

Bir derin yarayı kapatmak için Amerikancı Paşa zekasıyla icad edilen ve beslenen İslamcı siyaset çok sonra tıpkı Afganistan’da olduğu gibi ‘rayından çıktı’ ve Türkiye’de merkez siyaseti darmadağınık edip siyasetin tüm dengelerini allak bullak eden bir büyük İslamcı rüzgara dönüştü.

Şimdi ‘devletin’ ve ‘kamunun’ tüm kurumları kendilerine açılan bu manyak savaşın yavaş yavaş ve tek tek şehit ve kurbanları oluyor.

İnanılmaz oylar alan bu siyasi rüzgarın Amerikan ‘kurmacası’ olduğu iç savaşı andıran büyük çatışmanın taraflarıyla ortaya çıkıyor, bu taraflar emniyet, istihbarat ve orduya sızmış güçler. Kimler tarafından ‘gazlanıp, önünün hangi gizli eller yardımıyla açtırıldığını artık tüm Türkiye biliyor.

Ancak devletin ballı imkanları ihale oyunlarıyla ellerine geçirdikleri bir çok gazeteyi çok satmayı başarsaydılar bugünkü kadar ‘vahşi’ olmazlardı.

 

Holdinginiz olur, aydınınız olmaz

Eğer gerçekten hukuka belgelere iddianamelere hakim olabilselerdi bugünkü Ergenekon Yargılaması bu kadar insanlık dışı ve vahşi olamazdı.

Eğer siyasete hakim olabilselerdi, başta Annan planı, Ermeni, Güneydoğu ve AB’ye girme, anayasayı değiştirme gibi açılımlarını bu kadar ellerine yüzlerine bulaştırıp tüm dünyalara rezil kepaze olmazlardı.

Sorun bu siyasi rüzgarın ‘entelektüel’ bir varlığının olmayışıdır. Çünkü tüm ‘kurmaca’ ‘kukla’ politik ideolojik tezgah ve ideolojilerin tek beceremediği şey ‘aydın’ olabilmektir. Yani holdingleriniz olur gazeteleriniz olur milyar dolarlarınız olur devasa göz boyama propaganda gücünüz olur ama ‘konuşacak, tartışacak, eleştirecek’ tek bir yazarınız olamaz.

Yani sorun bu kadar abartılı siyasi ve cemaat ve holding gücünün ‘şehirli kurumların’ dilini bir türlü çözemeyişidir. Ve şiddetin en vahşisine başvurmak zorunda kalırlar, cezalandırıcı adalet feodal adaletidir, intikam ve kan. Kendine müslümanım diyenler hala varsa oralarda, bilsinler, intikam ve kan kabilemden olmayan herkes düşmanımdır Ortada bir ‘rüzgar’ var ve zehirli gaz kaçağına benzeyen bu kirli rüzgar, ülkenin medyasında meclisinde dağlarında dört dönüyor, ancak bir türlü ‘esemiyor’, kendini bulamıyor ve ortalıkta deli danalar gibi dönüyor, kasırgalar gibi her tarafı felaketlerle yakıp yıkıyor.

     

Cemaatten polis olmaz, gazeteci olmaz

Sorun basittir, cemaatten polis olmaz, cemaatten vergi memuru olmaz, sorun basittir, köylü çocukları güzeldir, ülkemizin değeri ve çok çalışkandırlar, ancak bir günde ‘gazeteci’ olamazlar, bir günde ‘siyasetçi’ hiç olamazlar.. Sorun basittir, atılmış itilmiş kompleksli bir takım yazarlar ithal ederek bu devasa sorunları çözemezsiniz. Çünkü ‘ahlak’ ve ‘vicdan’ başkasından öğrenilmez. Ancak ajanvari projeleri oluşturanlar malzemenin ‘çürüklüğünü’ hiç düşünmezler, bizden mi değil mi derler, itaat ediyorlar mı etmiyorlar mı, derler..   

Şehri ele geçirmenin tek yolu ‘şehre korku salmak’ değil, şehri ikna etmektir. Siyasetiniz, politikalarınız, tavırlarınız, açıklamalarınız, konuşmalarınızla ‘aydınlatarak’ ışıkları açarak şehri ‘tatmin etmelisiniz’. Şehirlileri makarna un verip ‘ikna edemezsiniz’, şehirlileri ihale oyunlarıyla aldığınız gazetelerin köşelerine komitin suratlı adamlarınızı yerleştirip ‘kandıramazsınız’.

 

Köylülerden en çok nefret eden Mevlana’dır

İçimizde köylülerden en çok nefret eden insan evladı Mevlana’dır, Mevlana köylülüğünü şehirde sürdürenleri ağır sözlerle yargılar. Sekiz asır sonra bugün köylü alışkanlıklarını ‘şehirde’ sürdürmeyi çalışanların bu toprakların güzel mi güzel Müslüman geleneklerine verdikleri onarılmaz yaraların hem kurbanları hem çok geç kalmış saf yazarlarıyız.

Şehirde yaşamanın ilk kuralı ‘bağımsız birey’ olma gücüne sahip olmaktır. Şeyhlerine, ağalarına hatta paşalarına bu kadar derin sadakatla bağlı insanların bağımsız birey olmalarını ancak torunlarından belki bekleyebiliriz.

Şehirde yaşamanın ikinci kuralı, yeteneğin eğitimin ve kültürün ve kariyerinle kendi karnını kendi başına doyuracak gücün olmalıdır. Karınlarını şeyhleri ve cemaatlerin inayetiyle doyuranlardan hukuk beklemek siyaset beklemek ‘kamu yayıncılığı’ beklemek herhalde dünyanın sonudur..

Şehirde yaşamanın üçüncü kuralı, yaşadığınız şehir ve toplumdan kendini ‘sorumlu’ tutmaktır. Diyelim, Ayamama Deresi niçin ölüm kustu diye mimarları mühendisleri siyasetçileriyle saçını başını yolan bir utançla o şehirdeki herkes bu sorunu kendi kişisel sorunu haline getirmeli ve işçi kadının kalkan cenazesi hepimizin evinden kalkmış gibi bu sosyal sorunlara çok derin hassasiyet gösterebilmeliyiz.

 

Utanmadan Kadir Gecesi’ni kutluyorlar

Acıyla şahit oluyoruz ki siyaset ve belediyecilik, sadece ‘ağbilerinin’ ve ‘şeyhlerinin’ sorunu.. Bu yazarların tek kullanıldıkları yer yani varlık sebepleri, ağbilerinin acemilik ve ihale oyunlarıyla suçlandıkları böyle günlerde onları‘korumak’ ve ‘laf ettirmemek’, yani toplum değil. Şeyhlerini ve siyasi önderlerini korumaktan başka hiçbir sorumluluk üstlenmemiş bu insanların hepsi utanmaksızın Ramazan akşamları duayla oruç açıyor utanmaksızın mesajlarla Kadir Gecesi kutluyor.

Şehirde yaşamanın dördüncü kuralı, şehrin mimari eserlerini tanımaktır, şarkılarını bilmektir, şehirlilere kitaplarıyla konuşmalarıyla hikayeler anlatabilmektir, şehirde yaşamak için şehirlilerin giydiği renkleri içtiği şeyleri, oturduğu evleri yani ‘kültürünü’ öğrenmektir. Cemaatin yurtlarında büyümüş ve bir İslamcı büyüğün torpiliyle yazar olmuş insanlar sadece kendi ‘ağbileriyle’ konuşur, bunun ortaçağlarda dahi adı el etek öpmektir.

Gün batımı, köylü, yük taşımaktan sırtı yorulur, çalışmaktan elleri kolları yorulur ama kalbi yorulmaz. Kalbi yorulan Şehirli’dir. Sırf vahşi bir gözdağı vermek için ülkenin en değerli baş yargıçların evine girenlerin ‘vicdanı’ yorulmaz ama orada altı saat arama yapan polislerin kasları yorulur ve yazarlarının cahil çeneleri yorulmaz.. Kanlı bir ihtilal girişimden daha beter uydurdukları ‘belge’nin varlığına Allah’a iman ediyorum gibi inanıyorum diyenler şimdi susmuşlar, laf değişsin başka konularda üfürelim diye hazır kıta beklemekteler.

Bunlar bu işten anlamazlar

Kalbinizin yorulabilmesi için önce bir kalb inşa edebilmelisiniz. Kalb’i inşa edebilmek için ülkenin şarkılarına türkülerine mimarisine sosyal sorumluluklarına ülkenin hayallerine ve şehrin karmaşasını çözecek zekice projelere hakim olmak zorundasınız. Ajanvari projelere ve sinsi tuzaklara ve yalan belgelerle iş görenlerin azgın gaddar yerleri gelişir büyür ama zekalarını besleyecek duygu ve bilginin tadından zırnık anlamazlar.

Köylüler, birilerinin ısmarladığı, iş buyurduğu, hadi hallet, hadi taşı hadi götür, diye emrettiği ‘işleri’ yapmaya meyillidir, tıpkı iktidarımız gibi, kendisine dışarıdan verilen işlerin takipçisi. ( her işi de beceremiyorlar, Suriye sınırının mayınlı arazileri gibi..)

Şehirli olmanın tek ve vazgeçilmez kuralı, kendi projelerini kendi aklın zekan ve kendi marifetinle kendin oluşturacaksın.

Köylü kadını hamileyse, şöyle düşünür, tarlaya bir işçi daha geliyor, şehirli kadın hamileyse şöyle düşünür, bir kişi daha geliyor, ona yer açmalı elbiseler dikmeli gelecek hazırlamalıyız, önlüğü, trafiği, maması, ezilmemesi, horlanmaması için doğmadan bir şeyler yapmalıyız. Yani, şehirli çocuk annesinin karnında, evi ve şehri daha doğmadan düzenlemeye çalışır, yani henüz rahimdeyken o belli belirsiz minicik elleriyle işleri yoluna koymaya çalışır. Şehir henüz doğmamış çocuklarımıza düşündüğümüz hayali tasarımlarla imkanlarını zorlar ve kaldırımlarını ve meydanlarını ve okullarını ve sanat kurumlarını hergün biraz daha büyütür.

     

Şehir herkesi bilmektir

Köylüler soy sop kan davası sülale yani feodal değerleri şeref bilir, şehirdekiler için şeref bir şeyhin bir ağanın bir aşiretin asla değil, herkesin içinde herkes’in değerleriyle yaşamayı bilmektir. Çünkü şehirde ‘herkes’ vardır, herkes, insanlığın çeşitleridir. Bu çeşitliliklerin her birine saygı gösterecek ve bu çeşitlilikten saygı duyacak bir ‘siyasal eşitlik ve bölüşüm’ ve ‘fırsat eşitliği’ talep eder..

Cemaatten gelenler tabii ki siyaseti etnik ve din ve mezhep merkezli tartışacak, tabii ki ‘insanlık’ ve ‘çeşitlilik’ denen şeyi anlamaları birkaç kuşak sürecek, şeyhim aşağı ağbilerim yukarı diye yaptığı hamallığı köleliği siyaset sanması yetmiyor, bu aşağılık köleliğin siyaset olduğunu bize ve çocuklarımıza öğretmeye alışkanlık haline getirtmeye çalışıyor. Kendileri köleliğini benimsemiş olabilir bize ne, hiç değilse Osmanlı’yı bilseler, Osmanlı’da ikinci kuşak kölelik yoktur, yani kölenin çocukları özgürdür, ancak batının kölelik sisteminde kölenin çocuğu da köledir, bu köpekliği öğrendikleri yer bu toprak olamaz.

Mesela Abdi İpekçi şehirliydi ama Aydın Doğan köylü, Aydın Doğan’ın birinci kuşak kızları dahi babalarından emanet köylülüğü üstlerinden atamıyor, çok havalı okullarda okumuşlar ama babalarının ağalık gücüyle Türkiye’nin en büyük kurumlarına başkanlık yapmayı içlerine sindirebiliyorlar.

Aydın Doğan ve benzeri medya patronları, ülke yağmalanırken şeytani haz duydular. Her hükümetin huyuna suyuna akıntısına göre halkımız kürek mahkümü kürek çekerken, onlar mavi serinliklere bembeyaz pupa yelken açtılar.

 

Başbakanları pijamayla karşıladılar

Başbakanları pijamayla karşılayıp Türkiye’yi ayak ucu mesafesine yerleştirdiler, ülkenin aydınları sendikaları yok edilip ne güneşler batarken onlar sadece gazetelerinin ihalelerine baktılar. Siyasilerle iyi geçinmek için işinden atılan yoksul insanları görmezlikten geldiler ve bu yoksulların çürüyen etleriyle beslendiler. Ne ilke bildiler ne kültür. Aydın Doğan ve benzerleri ‘beyzadeleriyle’ ekranlarda ışıklı şatolar kurmayı ‘gazetecilik’ sandılar. Şimdi yüzlerce yazarıyla eğlendiği altın şatosunda avlıyorlar onu..

Aydın Doğan ve benzerlerinden hiç beklemeyin demir zincir örmeli savaş zırhını giymesini, yüreği yoktur bu insanların. Kılıçsız ve kalkansız ancak bağımsız yazarlar savaşır.

Aydın Doğan şehre kendini kabul ettirebilmek için çok çırpındı, aklına gelen herkese kapılarını açtı, ancak köylülüğü burda önünü kesti, çünkü ‘gazeteleri’ tarihin en tuhaf ‘çorbasına’ dönüştü.

 

Erkeklik organları çocuk pipisinden

Sağ, sol, ilerici, bohem çeşitliliği derken, yazarları sanki bir ‘botanik bahçe’ kurma hevesiyle renk renk sayfalarına yerleştirdi. Her birine Zeus gibi şöhret bağışladı ama her birine yine Yunan heykellerindeki Zeus gibi erkeklik organlarını ‘çocuk pipisinden’ yaptı. Yıldırım Türker’le Kemal Zeybek yan yana.. Ve Ahmet Inseller Murat Belgeler ve bugün aydınım diye oraya buraya kompleks kusarak imza atan onlarca yazar ve ben çok şöhret oldum diye sonradan görme yüzlerce sanatçı şöhretini ve varlığını Aydın Doğan’a borçlu.

Ve unuttuğu bir şey vardı Aydın Doğan’ın, kendi iştahını açan bu uçsuz bucaksız ülke daha başka nicelerinin ağzını sulandırıyordu..

Aydın Doğan’ın gazeteleri bu ülkenin her rengine açık melamin tabaklar gibi,  Milliyet’in kültür ilavesini Aydın Doğan’ın gücüyle çıkartıp Aydın Doğan’dan bir ‘kale’ kapatmanın hevesiyle şekil yapanlar Aydın Doğan’a en muhalif insanlar, şaşırılacak bir ‘ittifak’, hem Aydın Doğan’a meyhanelerinde küçücük partilerinde küfret hem de Aydın Doğan’ın sayfalarında çarşaf çarşaf şekil ol..

 

Aydın Doğan’ın eklerinde çalışmayanı Cihangir Kahvesi’ne almıyorlar

Al sana, Radikal 2, son on yılda bu ülkedeki laik-şeriat ve etnik tartışmayı ‘gazlayan’ meşhur karışık kafaları, her konuda kaypak ne dediğini kendi bilmez yüzlerce imzacı yazarların fidanlıkları oldu, ve şaşkınlığımızı hala çözemedik çünkü acayip muhalif her biri, Aydın Doğan’ın eklerinde çalışmamışları Cihangir Kahvesi’ne almıyorlar, ne zamandır.

Aydın Doğan bu fidanlıklarda solcu sağcı eşcinsel feminist çevreci Kürtçü, herkesi kucağına aldı, herkese kucaklarını açtı..

Ancak bugün Aydın Doğan’ı her şeye rağmen mazur gösteren, artık bu feci yangının her yere sıçramış olmasıdır, artık nesini ayıracaksın koca şehrin yapıları içinde, her biri aynı felaket sona hazırlanıyor ve binaların hangisi meyhane hangisi kerhane demeden hepsini korumak zorundayız, şehirliysek.

Ve Aydın Doğan’ı birazcık kabul etmemizi sağlayan, Aydın Doğan gazeteye geldiğinde orada bulduğu hala yazarlıklarını sürdüren Aydın Doğan Öncesi Yazarlar’ın yüzü suyu hürmetinedir, fikirlerini benimsiyor oluşumuz ya da yıkılmamış olmaları değil,  gazeteciliğe en yakın yalnız onları tanıyoruz bu koca ülkede..

 

Elif Şafak’ı tek cümlecik eleştiremezler

Aydın Doğan’la Türkiye’nin o büyük isimli yazarları (aklınıza isimleri hemen gelenler) hadi söyleyelim Orhan Pamuklar’dan Murat Belgeler’e hepsi gizli bir andlaşma yapmıştır, bu gizlilik bugüne kadar sürmüş, ve bu liberal ve güya muhalif yazarların hepsi istisnasız bütün şöhretlerini Aydın Doğan’a borçlu oldukları için ve yarın yeniden muhtaç oluruz diye bir tek cümlecik Aydın Doğan eleştirisi hayatlarını boyu yapamamıştır. Bugün dahi Orhan Pamuk’u Elif Şafak’ı tek cümlecik eleştiri buyursalar kazara, o kötü kitaplarını unutur saygı duyarım o bir cümlecik eleştirinin hatırına yazarlıklarına..

İşte Aydın Doğan’ın gücü budur.. Önce şöhret yap, sonra şöhretlilerin ‘suskunluğuyla’ büyük bir entelektüel ‘zırh’ inşa et.

     

Aydın Doğan’In ambargo uyguladığı ben bu saldırının karşısındayım

Tüm basın tarihinde en başta Aydın Doğan’dan eşi benzeri görülmemiş kin ve nefretle en büyük ambargo ve sansürleri görmüş ben Nihat Genç, dilim döndüğü kalemim yazdığı sürece  Aydın Doğan’a yapılan bu vahşi saldırının kayıtsız şartsız karşısındayım.. Çünkü inanmadım hiçbir savaşın tuzakla hileyle hainlikle kazanıldığına..

Ancak merakla bekliyorum, şöhretlerini Aydın Doğan sayesinde yapmış ve bugün bu şöhretleriyle şekil yapan özellikle liberal solcu bilmem ne yazarlara, patronlarının vahşi keser ve vahşi kazmalarla sırtından ve kafatasından darbelerle paramparça edildiği bugünlerde neler yazacaklar?

Yoksa onlar yine karışmaz mı bu Hizbullahvari Lübnan İç Savaşı’na ya da ne zaman tek kelimecik kınadılar, savaş naralarıyla destek verip kahramanlaştırdıkları Amerikan askerlerinin bir buçuk milyon insan öldürmelerine, bugünün burjuva Amerikan yazarları kadar dahi bir cümlecik sorgulayamadılar.

Aydın Doğan medyası öğretti bu profesyonel suskun entelektüelliği, işte böyle günlerde bir bahaneyle oyalanıp geçiştireceksin en can alıcı yani erkek işi konuları…

     

Bağımsız olmayanın rüyası olmaz

Bir yazar olarak iddiam hep şu oldu, ‘vicdan’ ‘ahlak’ ithal edilmez, sipariş hiç edilmez ve başkalarının ‘ahlakıyla’ yazar olunmaz..

Köylüleri bırakın, onlar öldürdükleri ülkenin tahtının sahibi olacaklarına inanacak kadar saflar, o tahtı onlara bu gücü verenler asla yar etmez, aksine, size silahı verenler yarın bu silahı diğerlerine verirler, veriyorlar..

Aydın Doğan gazetelerinden şöhret edinenler için bu şöhret sırtlarında bir ‘kambur’du, ancak, bu kambur onlar için hep bir şans çuvalı oldu. Sırtlarındaki  kambur, Aydın Doğanlar yaşadıkça, gelsin şöhretler gitsin bedelsiz yazar olmanın dayanılmaz havalarının şans kutusu oldu.

Yazarlar yaşadıkları ülkeye bir ‘hayal’ bir ‘rüya’ bir ‘proje’  verebilmenin tek imkanıdır. Aradan koca otuz sene geçti ve bu ‘hayal’ sadece onları meşhur etti, hikayemiz bu kadar.

Bağımsız birey gücü olamayanların hayali rüyası olamaz, bağımsız birey olamayanların hayalleri ancak başkalarının ısmarladığı projelerdir, bakın medyaya son otuz yıldır neyi tartışıyor, dışarıdan birilerinin etnik ve din merkezli ırkçı tartışmalarını bizatihi militanlığını yapıyorlar..

   

 Bu patlama Türkiye’yi Mamak Çöplüğü’ne çevirmesin

Ve bu toplumun geçmiş trajedi ve travmalarından sızmış bir zehirli ‘gazı’, ülkemiz için ‘büyük değişim’ ‘büyük açılım’ diye yağlayıp ballayıp Cumhuriyet Tarihimiz’in güya en büyük rüzgarını gözlerinizin önünde işte bu yazarlar karnaval sevinciyle kutladılar.

Rüzgar yıktıkça parçaladıkça ve artık yön ve istikametinin kontrol edemeyip dağıttıkça, ve bir akıl ve zekasının olmadığı ortaya çıkınca, artık yavaş yavaş anlıyoruz ki, bu rüzgar değil, 12 Eylül öncesi bir büyük trajedi ve travmaların gaz patlaması..

Gazetelerine transfer ettikleri güya kamuoyu yapıcıları güya siyaset ve toplum mühendisleri, işin doğrusu, bu patlayan gaz’ın bir dümeni varmış gibi bugüne kadar şaşkınca aptalca ama maaşları hatırına yine de iyi idare ettiler..

Türkan Saylanlar Erol Manisalar ve Aydın Doğanlar.. Dua edelim bu gaz patlaması Türkiye’yi Mamak Çöplüğü gibi havaya uçurmasın..

    

 Gözleri bu kadar kararmış olanlar Aydın Doğan’ı çöpe atar

Hiç düşünmez misiniz okunmadan çöplüğe atılan altıyüzbin Zaman Gazetesi ne işe yarar? Bu okunmadan çöplüğe atılan altıyüzbin gazete, bir deli hırsı, bir manyak ideolojiyi, bir ölümüne kapışmayı, bir vahşi saldırıyı, bir garez ve intikamı, tek başına bize anlatmıyor mu?

Kendi parasıyla bastığı altıyüzbin gazeteyi bir ideoloji uğruna hergün çöpe atmayı göze alacak kadar gözleri kararmış olanlar, Aydın Doğan’ı aynı çöplüğe niçin atmasın?

Yalnız çöpleri eşeleyenler çöplükte sadece Aydın Doğan hurdaları değil, Aydın Doğan üretimi şişme bebek yazarların şişmiş balonlarını da toplayıp, gariban çoçuklar işte, üfleyip üfleyip eğlenirler, belki evlerine götürürler bu cici renkli şeyleri… Sadece iktidardaki azgın siyasiler değil çöplükte eşinenler de nasiplenir, birkaç şişi inmiş balonla..  Artık yırtılmış ve delinmiş bu balon çöplerine iyi baksın bu gariban çocuklar, işte renkli balonlar bir zamanlar sirenler gibi kudretle ne kızıl kıyamet borazanlığına soyunmuşlar, ahh kader işte..   

Nihat Genç