Topics Özel haber

Başbakan’dan çarpıcı iddialar: CHP-BDP ile işbirliği yaptı

KASET KENDİ İÇİŞLERİ
Geçtiğimiz haftalarda, ortada komplo ve tezgah vardı, çirkin bir senaryo uygulanmak istendi.
Birbiriyle uç gibi, birbirinin hasmı gibi görünen taraflar arasında irtibat oldu. Çetelerle terör örgütü aynı hizaya geçti ve muhalefet partilerini de yedeklerine alarak Ak Parti’ye karşı açık bir saldırı başlattılar.
Dikkat ederseniz bir kaset numarası çevirdiler. Ben bunlara girecek değilim. Bunlar benim işim değil. Bunlar CHP’nin, MHP’nin iç işidir. Kendi sorunlarını kendileri çözsün. Eğer temizlenmek istiyorlarsa kendi problemlerini kendileri çözsün

KEPENKLER KAPATTIRILDI
Yeni bir adım… Silivri ile Kandil arasındaki irtibat, şu anda CHP-BDP muhabbetiyle artık tescillenmiş durumda. Senaryo tıkır tıkır işliyor, tezgah tıkır tıkır işliyor. Türkiye’nin demokrasi mücadelesi karşısında, bir kez daha çetelere can suyu verilmek isteniyor.
Biz, CHP’nin de MHP’nin de Sivas’ın ötesine geçmesini, buralara gelmesini, vatandaşla kucaklaşmasını her zaman istedik ve onları her zaman teşvik ettik.
CHP Genel Başkanı’nın sonunda Van’da, Hakkari’de miting yapması elbette sevindiricidir. Ama dikkat edin Hakkari’de 147-150 tane oy alan CHP, son yaptığı mitingde BDP’lilere Yeni Başkan hitap etti.
Orada olan CHP’li değil ha, BDP’li. Bütün hareketleriyle ortada zaten. Yani milleti nasıl aldatırız, çarşı, pazarda bugün burada oynanan oyunu, o gün Hakkari’de oynadılar. Benim vatandaşım orada kepenk kapatmadı, orada kepenk kapattırıldı. Tehditle kapattırıldı.
Utanmadan, sıkılmadan, ‘kendi takdirini kullandı’ diyor. Yahu bir gün öncesinden vatandaşa tehditler gönderildi. ‘Gidin ekmeğinizi alın. Yarın fırınlar kapalı olacak, dükkanlar kapalı olacak’ diye. Bunların hepsini biliyoruz. Bütün evlere gereken talimatları verdiler, tehditler yapıldı. Niye? ‘Yarın buraya Başbakan geliyor. Kimse buraya gelmeyecek’ diye. Buna rağmen, oraya gelip yüreğini ortaya koyan vatandaşıma ben hitap ettim.

CHP-BDP İŞBİRLİĞİ YAPTI
CHP ile Kürt meselesinden beslenen BDP kol kola girmiş durumda. Bugün işbirliği yapmış durumdalar. Sormaz gerekmez mi? ‘Ne oldu size’ diye…
Bunlar çeteleri yeniden diriltmek için işbirliği yaptılar.
2002 öncesi karanlıktı, çeteler cirit atıyordu. 2002 öncesinde ret, inkar, asimilasyon vardı. Müdahalaler yoluyla siyaset şekillendiriliyordu.
Gazoz isteyene gazoz, elma şekeri isteyene elma şekeri, faşizm isteyene faşizm, özerklik isteyene özerklik vaat ediyor. İlke, çizgi, rota yok
12 Haziran bu çirkin ittifakın bozulacağı tarihtir.
Bu BDP’li belediyeler sırtlarını terör örgütüne dayamışlar, bundan nemalanmaya çalışıyorlar. 
Gönderilen bu paralar Şırnak’a, Hakkari’ye hizmet olarak geri dönmüyor.
12 Haziran’da kan ve şiddetten beslenenlere değil, çetelere değil çetelerle mücadeleye destek olmanızı istiyorum

Ak Parti Genel Başkanı ve  Başbakan Erdoğan, “İnkar, ret ve asimilasyon politikalarının neticesinde, on  yıllar boyunca sadece bu bölgede değil, 780 bin kilometre karenin tamamında,  insanlar sistemli şekilde baskı altında tutuldular. Sadece Kürtlere değil, farklı  olan herkese, inançlılara, milli ve manevi değerlerine bağlı olanlara karşı da  sistemli bir zulüm uygulandı. Camiler kapatıldı, müzeye, hatta ahıra çevrildi”  dedi.

Erdoğan, partisinin Şırnak Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen mitinginde  vatandaşlara hitap etti. Erdoğan, konuşmasının başında, 12 Eylül 2010 tarihinde  yapılan halk oylamasında yüzde 89 oranında “evet” oyu verdikleri için  Şırnaklılara teşekkür etti.

Başbakan Erdoğan, şunları söyledi:

“Demokrasiden, özgürlükten, değişimden korkanlar, hukukun üstünlüğünden  korkanlar, Şırnak’ta tehditle, baskıyla, korku salarak, benim vatandaşlarımın  sandığa gitmesini engellemek istediler. Hizmet siyasetinden korkanlar, AK  Parti’nin kardeşlik siyasetinden gözleri kamaşanlar, Türkiye’de huzurun,  istikrarın, kardeşliğin devamından kaygı duyanlar, boykot adı altında çetelere  destek verdiler. Barış diyerek, özgürlük diyerek, hak, hukuk diyerek yola  çıkanlar, 12 Eylül’de olduğu gibi, bugün de milli iradeyi susturma mücadelesinin  içine girdiler.

Ben bugün size, Türkiye’de bir kez daha sahnelenen oyunu deşifre etmeye  geldim. Ben istiyorum ki Türkiye’de oynanan oyunu Şırnaklı kardeşim görsün.  Gelirken yolda oturan genç arkadaşlarımı gördüm. Elini kaldıracak ama  kaldıramıyor. Ben selam veriyorum, zorla elini böyle kaldırıyor. Bu korku niye?  Kaldıracak, hissediyorum ama kaldıramıyor, bu kadar… İşte o gönlünden, o  kalkacak elleri engelleyenlere 12 Haziran’da gereken cevabı vermeye var mıyız?  İstiyorum ki burada söylediğim sözler, dalga dalga yayılsın, Şırnak’taki tüm  evlere, tüm köylere, tüm kardeşlerimize ulaşsın. Zira ben, popülizm yapmaya,  olmayacak vaatler vermeye, sizleri kandırmaya değil; yaptıklarımızı anlatmaya,  yapacaklarımız için sizlerden ruhsat istemeye geldim. Ben, sizlerle hesaplaşmaya  değil, kardeşlik hukukumuzun bir gereği olarak, sizlerle helalleşmeye geldim.”

Işığa gözlerini kapatanların, hiçbir zaman gerçekleri göremeyeceklerini  vurgulayan Erdoğan, gerçeklere kulaklarını tıkayanların, hiçbir zaman doğruyu  duyamayacaklarını dile getirdi. Erdoğan, “İşte burada birileri, sizlerin ışığı  görmenizi, gerçekleri duymanızı engellemek istiyor. Burada birileri, tehditle,  zorbalıkla, korkutarak, sindirerek, kandırarak sizin iradenize ipotek koymak  istiyor. Burada birileri, on yıllardır olduğu gibi, gençlerin kanından, anaların  gözyaşından beslenmeye devam etmek istiyor” diye konuştu.
        
“FİTNECİ BEKİR ZİHNİYETİ NEYSE, MEM U ZİN KİTABINI YASAKLAYAN ZİHNİYET  DE ODUR”
         
Geçen Cuma günü Van’da, 1940′lı yıllara ait beş resmi belgeyi  açıkladığını hatırlatan Erdoğan, CHP döneminde, Kürtçe kitapların ve Kürtçe  kasetlerin, bakanlar kurulu kararıyla nasıl yasaklandığını resmi belgeleriyle  gösterdiğini ifade etti.

Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:

“Türkiye, 1940′lardan 2002 yılına kadar, Ak Parti’ye kadar, Kürt  kardeşlerime karşı inkar, ret ve asimilasyon politikası izlemiştir. Kürt kimliği,  Kürt kültürü, Kürt dili yasaklanmış, yok sayılmış, inkar edilmiştir. Allah  aşkına, Mem u Zin kitabından korkan, masum bir aşk hikayesinden tedirgin olan,  bunu yasaklayan bir zihniyet, bu ülkeye hizmet üretebilir, bu milletin dertlerine  çare olabilir mi? Ahmed Hani’nin eseri Mem u Zin, bir aşk hikayesi… Ferhat ile  Şirin, Arzu ile Kanber, Leyla ile Mecnun ne ise; şurada, Cizre’de yatan Mem u Zin  de işte odur. Mem u Zin’i birbirine hasret koyan zihniyet, Fitneci Bekir  zihniyeti neyse, Mem u Zin kitabını yasaklayan zihniyet de odur. İşte 1940′larda  bakanlar kurulunun yasakladığı o kitabı, 2010 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür  ve Turizm Bakanlığı bastı. Tek başına bu bile, Türkiye’nin hangi noktaya  ulaştığının göstergesidir.

İnkar, ret ve asimilasyon politikalarının neticesinde, on yıllar boyunca  sadece bu bölgede değil, 780 bin kilometre karenin tamamında, insanlar sistemli  şekilde baskı altında tutuldular. Sadece Kürtlere değil, farklı olan herkese,  inançlılara, milli ve manevi değerlerine bağlı olanlara karşı da sistemli bir  zulüm uygulandı. Camiler kapatıldı, müzeye, hatta ahıra çevrildi. Bu ülkede  İlmihal kitapları toplatıldı. Bakanlar Kurulu kararlarıyla bunlar yasaklandı.

Cumhuriyet Halk Partisi, sadece 1940′larda değil, 2002 sonrasında da aynı  şekilde inkar, ret ve asimilasyonu çok güçlü şekilde savunan bir parti olmuştur.  Yeni CHP’nin Yeni Genel Başkanı, Meclis’te bir arkadaşı ‘Dersim’de tabi ki analar  ağlayacaktı’ dediğinde, onu alkışlamış, ardından ‘Gereğini yapsın’ demiş,  ardından da uyarıyı alınca susmuş, sesini çıkarmamış bir kişidir. Yeni CHP’nin  Yeni Genel Başkanı, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ne karşı çıkmış, önünde  durmuş, engel olmuş bir kişidir. Kardeşliğe karşıdır. Yeni CHP’nin Yeni Genel  Başkanı, ‘Nerede bu Ergenekon, gidip üye olacağım’ diyecek kadar, çete sevdalısı  olduğunu açık açık belirtmiştir. Bu Genel Başkan, çetelere avukatlığı bir adım  daha öteye taşımış, CHP’nin çetelere kol kanat germesini sağlamıştır.”
        
BUGÜN DE SİYASET, SİYASET DIŞI MİHRAKLAR TARAFINDAN ŞEKİLLENDİRİLMEK  İSTENİYOR”
         
Başbakan Erdoğan, tüm baskılara rağmen, Şırnaklıların oyuna  gelmediklerini ve miting meydanını gümbür gümbür doldurduklarını söyledi. “Bu  muhabbet nereden geliyor böyle?” diye CHP ve BDP’ye soru soran Erdoğan, şöyle  konuştu:

“Yahu bu ülkede Kürt meselesinin hiçbir zaman sahibi olmayan bu CHP ile  Kürt meselesinden beslenen BDP, bugün kol kola girmiş durumda. Yıllarca Kürt  kimliğini, Kürtçeyi inkar eden, yıllarca benim Kürt kardeşlerime zulmeden CHP ile  güya Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia eden BDP, bugün işbirliği yapmış  durumda. Yahu ne oldu size? Sizi bir araya getiren ne? Sizi buluşturan ne? Sizi  işbirliği noktasına getiren ne?

Bunlar, çeteleri yeniden diriltmek için işbirliği yaptılar. Bunlar,  çetelere yeniden can suyu vermek için işbirliği yaptılar. Bunlar, kan üzerinden,  gözyaşı üzerinden işbirliği yaptılar. Bunlar, Türkiye’yi 2002 öncesine geri  götürmek için işbirliği yaptılar. Çünkü 2002 öncesi karanlıktı. 2002 öncesinde  çeteler cirit atıyordu. 2002 öncesinde çeteler ülkeye istedikleri gibi istikamet  veriyordu. 2002 öncesinde ret vardı, inkar vardı, asimilasyon vardı. 2002  öncesinde, müdahaleler yoluyla, kışkırtmalar yoluyla siyaset şekillendiriliyor,  milli irade üzerine ipotek konuluyordu. İşte bugün de aynı şey yapılmak  isteniyor. Bugün de siyaset, siyaset dışı mihraklar tarafından şekillendirilmek  isteniyor

Başbakan Erdoğan, ”Kemal Kılıçdaroğlu bana çakıyor. Dövizli askerlik benim oğlumun hakkıydı” dedi.

 

Sabah Gazetesi’nden Erdal Şafak kaleme aldı..

Başbakan Erdoğan’la Moskova ve Kazan’ı (Tataristan’ın başkenti) kapsayan gezimiz bana nedense Boris Pasternak’ın aynı adlı romanından uyarlanan Doktor Jivago filmini çağrıştırdı.

ERDOĞAN’LA UÇAKTA SÖYLEŞİ

Moskova’daki, özellikle de bin yaşındaki Kazan’daki uçsuz bucaksız kar manzaraları mı bunun nedeni, yoksa 200 yıllık Kazan Devlet Üniversitesi’nde Vladimir İliç Lenin’in 1870′lerde okuduğu sınıfı gezmenin, dersleri izlediği sırada oturmanın uyandırdığı karmakarışık duygular mı; bilemedim.

Neyse, Doktor Jivago’nun final sahnesindeki görkemden hiç de geri kalmayan manzaralar içinde ilerleyip Kazan’a veda ettikten ve bembeyaz kenti uçaktan bir kez daha iç çekerek seyrettikten sonra, geziyi izleyen diğer meslektaşlarımla birlikte Başbakan Erdoğan’ın bulunduğu bölüme yöneldim. Her yurtdışı gezinin klasiği haline gelmiş olan değerlendirme söyleşisi için.

İşte sorularımız ve Erdoğan’ın yanıtları…

LİBYA’YA KARŞI DURUŞUMUZ AYNI

* Libya’da Kaddafi, Bingazi dışında neredeyse tüm ülkede hakimiyetini yeniden sağladı. Bahreyn’deki isyan da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi komşu ülkelerin askeri güç göndermelerinden sonra farklı bir boyuta taşındı. Bu iki ülkedeki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
ERDOĞAN:
Libya’da Kaddafi hava saldırılarıyla hakimiyeti elde etmiş görünüyor. Bingazi’ye ilerlediği yönünde haberler var. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar ne getirir, ne götürür bilemeyiz. Bizim Libya’da duruşumuz aynı: Birliği, beraberliği süratle tesis edecek adımların atılmasını sağlamak. Önemli olan hak ve özgürlükler noktasında halkın iradesine saygı duyacak bir düzen sağlanması. Libya halkı tümüyle bunu bekliyor. Biz duruşumuzu koruyoruz. Ben grup konuşmamda Libya konusuna değinirken kardeş kanı akmaması konusunda Kerbela benzetmesi yapmıştım. Bunu yanlış anlayıp konu Libya olmasına rağmen meseleyi Bahreyn’e, Şia-Sünni ayrılığına çekenler oldu. İlgisi yok. Ben Kerbela ile kardeş kanı akıtılmasını kastettim. Nitekim Kerbela hadisesi yaşandığında, henüz Sünni ve Şia diye bir ayırım bile yoktu. Kardeşin kardeşi vurmasını gündeme getirdik. Ciddi can kaybı var. Üzülüyoruz, gelişmeleri, kaygıyla endişeyle izliyoruz.

* Peki, Bahreyn’deki olayları nasıl yorumluyorsunuz?
ERDOĞAN:
Bahreyn’de son gelişmelerle ilgili olarak grupta yaptığımız konuşmada söyledik, orada da kardeş kanının akmasının engellenmesi için taraflar elinden geleni yapmalı. Gerek Suudi Arabistan, gerek Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen askeri yardımın geçici olduğuna dair bilgi aldık. Bu kalıcı olarak gelmiş bir destek değil. İran’la Dışişleri Bakanım Ahmet Davutoğlu’nun görüşmeleri oldu. İran’ın girmemesini tavsiye ettik. Bahreyn’de olayları yatıştırmak için çalışma içindeyiz. Yakından takip ediyoruz.

BİZ HALKIN YANINDAYIZ

* AB ve ABD, Kaddafi rejimini gayrimeşru ilan etti. Kaddafi kalırsa ne olacak?
ERDOĞAN:
Bu konuda Hindistan’ın yaklaşımı farklı, Rusya’nın yaklaşımı farklı. Hatta Almanya’nın da farklı… O da net değil. Görünen yanı var, görünmeyen yanı var. Türkiye olarak yürüttüğümüz siyaset, halkın birlik ve beraberliğini sağlamak. Tarafsızlığımızı korumamız lazım 

Daha önce de söylediğim gibi, biz petrol kuyularının değil, halkın yanında olacağız.

* Siz Kaddafi’ye halkın benimseyeceği bir Devlet Başkanı atamasını önerdiniz, değil mi?
ERDOĞAN: Biz Libya’da üzerinde herkesin, ülkedeki tüm kesimlerin ittifak edebileceği bir isim üzerinde uzlaşıyla mevcut duruma bir çözüm üretilmesini temenni ediyoruz. Bunu Libya’daki yetkililere de ifade ettim. Nitekim Kaddafi ne diyor; “Benim resmi bir sıfatım yok”. Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam’a şunu söyledim: “Baban böyle dediğine göre, Libya halkının ittifak edebileceği birisiyle ülkede düzenin sağlanması pekala mümkün olabilir.” Bu görüşme 10 gün önce oldu. Daha sonra Libya Başbakanı iki defa aradı, ona da aynı şeyleri söyledim. Bu görüşmelerin olumlu bazı etkileri var. Ona benzer bazı adımlar atılabilir. Libya’da halkın saydığı, her kesimin takdir edeceği isimler var.

ER YA DA GEÇ AB TÜRKİYE’YE GEL DİYECEK

* Arap devrimlerinin AB ile ilişkilerimize uzun vadede etkisi ne olur?
ERDOĞAN:
Bu olayları kendi kategorisi içinde değerlendirmek lazım… AB’yi kendi içinde değerlendirmek lazım. AB süreci bir-iki liderde tıkanıyor, Güney Kıbrıs’ta gelip tıkıyor. Liderler zirvesinde 8 faslı birlikte dolaba kaldırdılar. 6 tanesini Rumlar bloke etti, 5′ini Fransa dondurdu. Kaldı 3 fasıl… Bunları hallettikten sonra ne olacak, merak ediyorum? AB, 15 üyeliyken liderler zirvesine katılıyorduk, 10 ülke, ardından 2 ülke daha gelince bizi liderler zirvesine davet etmediler. Böyle olumsuz yaklaşım tarzı var. AB’deki Türkiye dostu ülkeler de etkili olamıyor. Gelişmelere göre kendimizi kantara çıkaracağız, ilerleyen bir Türkiye var. AB kurumlarının karşılılıkları bizde var. Er veya geç Türkiye’ye gel diyecekler. Benim merakla beklediğim 3 fasılda ne çelmeler atacaklar, ne oyunlar oynayacaklar…

* Türkiye birgün “Yeter” diyebilir mi?
ERDOĞAN:
Biz sabırla çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Nereye kadar gider bilemem. Türkiye ekonomik olarak güçlendikçe göç korkusu azalıyor. 50 bin Alman, Türkiye’ye yerleşti. Merkel de bunu biliyor. İkili görüşmelerde Merkel’in havası farklı. Güney Kıbrıs’ı ziyaret ediyor, orada yaptığı açıklamalar farklı. Merkel oy işinde “Almanya’daki Türk vatandaşları Türkiye’deki seçimlerde oy kullansın” dedi, “Bu konuda gerekli desteği vermeye hazırım” dedi. Ama ben Almanya’da 10 bin kişiye konuşurken, tam o esnada Yüksek Seçim Kurulu’nun olumsuz kararı geldi. Hafta içi değil, hafta sonu alınmış bir karar. Vize konusuna gelince; Brezilya’yı, Bolivya’yı, Paraguay’ı, Uruguay’ı vizeden muaf tutuyorsun. Bize gelince… Ahde vefa olayına uymuyor bunlar. Soruyoruz, savunamıyorlar. “Onlardan göç tehdidi yok, Türkiye’den var” diyorlar.

BEN HALKIN AVUKATIYIM

* Son konuşmalarınızda Ergenekon sürecine ilişkin olarak “Ne savcıyım ne avukatım” diyorsunuz…
ERDOĞAN:
Ben halkın avukatıyım, CHP ise Silivri’nin avukatı. CHP, Şahin Mengü’yü Silivri’ye gönderiyordu. Aramızdaki fark bu. Yeni Genel Başkan bize savcılık yakıştırdı. Biz hiçbir zaman savcı olmadık. Milletimizin avukatı olduk. Milletimizin bize verdiği yetkiyi kullanıyoruz. Onlara layık olmaya çalışıyoruz. Onlar savcılığa, avukatlığa devam ediyor.

* Gazetecilerin basın özgürlüğü taleplerine ne diyorsunuz?
ERDOĞAN:
Televizyonda izledim; ‘Cezaevinde 60 kusur gazeteci var’ deniyor. Benim aldığım son rakam 27 kişi. Bunların hiçbirisi kitabından veya yazısından değil. Anayasal düzeni bozmaya teşebbüs, terör örgütüne üye olmak, organize suç örgütleriyle bağlantılı, şantaj kasetleri içinde olmak… Belgelendiği için bunlar alınıyor. Benimle ilgili, Cumhurbaşkanı ile ilgili, bazı arkadaşlarla ilgili yazdıkları yazılar var, 20′yi aşkın kitap var, fotomontaj resimler, internet sitelerinden alınma gayri ahlaki resimler var. Hocaefendi ile ilgili de yapmışlar. Bunların hangisinin meşruiyetle ilgisi var? Dünyanın neresinde böyle bir şey var. Bakın İngiltere’de bir gazete yalan haber yaptı. Dava açtık, bir-iki ayda netice aldık. Çağırdılar, özür dilettiler.

* “Geciken adalet, adalet değildir” demiştiniz…
ERDOĞAN:
Yargının kendisini çek etmesi lazım. Yargı ne isterse yapmaya hazırız. 100′ü aşkın adalet sarayı açtık, 30′u da sürüyor. Yargının fiziki imkânlarının müsait olması lazım. Eskiden hangi şartlarda hizmet verdiğini biliyoruz. Akıllı bilgi sistemleriyle adalet saraylarını donattık. “Kadro” dedik, oyaladılar, “Kamera” dediler… AK Parti iktidarına kadar sistem neyse ona göre kadro alacaktık. Yaptırmadılar. Yapsaydık çok büyük açığı kapatmış olacaktık. Anayasa değişikliğiyle hemen adımlar atılmaya başlandı. Üst mahkemeler süratli çalışmaya başlayacak. İstinaf Mahkemeleri’ne atamalar başladı. Kadroları kurulmaya başlanacak. Böylece 5 yıla kadar olan yargılama alt mahkemelerde kalacak, yukarısının yükü hafifleyecek. Derdimiz iş üretmek, sümen altında iş kalmasın… Yargıda 1 milyon 700 bin dosya olmaz. O ülkede sağlıklı bir gelecek, vatandaşın yargıya güveni söz konusu olamaz.

* Yargıdaki bu gelişmeler dokunulmazlıkların sınırlandırılmasına ilişkin tartışmalarda bir mutabakata varılmasını sağlayabilir mi?
ERDOĞAN:
Siyasette kürsü masuniyeti farklı bir şey… Bunu sağlamazsak yasama organını yargının vicdanına terk etmiş oluruz. Bir Başbakan olarak adım atsanız, bir savcı size karşı hissi baksa, hakkınızda dava açsa, bir ülkenin Başbakan’ı o savcının elinde oyuncak olacak. Cumhurbaşkanı Abdullah Bey’i Sincan hakimi aldı, kendine göre dalgasını geçti. Benimle ilgili alt mahkemeler karar verdi. Şimdi aynı kişi MHP’den aday adayı… Siyaseti nasıl bunların eline teslim edeceksiniz? Ben belediye başkanlığı yaptım, bu esnada 4 ya da 6 dosya vardı. Benim o zaman dokunulmazlığım da yoktu. İstanbul gibi bir şehir yönettim. Ne zaman ki cezaevine girdim, çıkışta dosya sayısı arttı, partiyi kurduk, 56 dosyaya çıktı. Demek ki dosyalar hazırmış. Niye? Geleceği kilitlemek için. Bir gazete “Zaman aşımından kurtardı” diye yazdı. Bizim dosyalar zaman aşımına tabi değil. Hukuku bilmiyor.

DÖVİZLİ ASKERLİK BİLAL’İN HAKKIYDI

* Bedelli askerlik?
ERDOĞAN:
Ben karar veremiyorum. Vatandaş karşıma çıkıyor, “Benim param yok ben istifade edemeyeceğim, parası olan yararlanacak…” Kemal Kılıçdaroğlu bana çakıyor. Dövizli askerlik… Benim oğlum ABD’de hem Dünya Bankası’nda çalıştı, hem de doktora yaptı. Hak kazandı. Bunu kullandı. Dövizli ile bedelliyi karıştırıyor. Bunu ağzına alıp nemalanmaya çalışıyor. CHP kenarından, köşesinden iktidar oldu. Bu dönemde Mehmet’e ne verdin? Belki seçimlerden sonra vatandaşın görüşüne başvurulabilir, Bunun üzerinde çalışabilir. Ama böyle bir vaadin içine girmeyi düşünmüyorum. Gerekirse üzerinde çalışılabilir diyorum.

* Seçim yaklaşırken AK Parti’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
ERDOĞAN: Son açılış programlarında halkımızın teveccühünü iyi görüyorum. İlgi, alaka gayet iyi… Teşkilatın heyecanı iyi. Aday tespitinde ciddi yanlışlarımız olmazsa, halkımızla kaynaşacak listeler oluşturulabilirse, güçlü bir kampanyayla halkın teveccühünü kazanabiliriz. Seçim beyannamesi, aday tespitinden, 11 Nisan’dan sonra açıklanacak. Şu anda geniş bir ekip çalışıyor.

Başbakan Erdoğan partisinin grup toplantısında konuştu

Erdoğan, kendi arasında uzlaşı sağlayamayan ülkelerin aydınlık bir geleceğe de ulaşamayacağını ifade ederek, Mısır yönetimine, “Mısır’ın huzuru, güvenliği, istikrarı adına önce siz adım atın. Halkı tatmin edecek adımlar atın” diye seslendi.

AK Parti’nin her zaman hak ve özgürlüklerden yana olduğunu, dünyanın hiçbir yerinde zulme karşı sessiz kalmalarının mümkün olmadığını söyleyen Erdoğan, her zaman ileri demokrasiden yana olduklarını belirtti ve “AK Parti’nin rotasını her zaman millet çizmiştir. Bundan sonra da millet çizecektir” diye konuştu.

Erdoğan’ın, Mısır ve bölgedeki bazı ülkelerde yaşanan olaylarla ilgili sözlerinden bazı başlıklar şöyle:

- Türkiye bölgesinde, barışın istikrarın olduğu kadar demokrasinin, evrensel hukukun hak ve özgürlüklerin hakim olabilmesi için güçlü bir irade ortaya koymaktadır.

- İçindeki sorunları çözemeyen, iç karışıklıklardan kurtulamayan, kendi arasında uzlaşı sağlayamayan ülkeler aydınlık bir geleceğe de ulaşamazlar.

- Halkın haykırışına, son derece insani taleplerine kulak verin. Halktan gelen değişim arzusunu hiç tereddüt etmeden karşılayın.

- Açık söylüyorum; istismarcıların, kirli odakların, Mısır üzerine karanlık senaryoları olan kesimlerin inisiyatif almasına fırsat vermeden; Mısır’ın huzuru, güvenliği, istikrarı adına önce siz adım atın. Halkı tatmin edecek adımlar atın.

- Bugünün dünyasında özgürlükler artık ertelenemez, göz ardı edilemez. Aylarca süren seçimlerin adı demokrasi olmaz. 24 saatte biz seçim bitiriyoruz, 24 saat…”

- Halka gözünü, gönlünü kapatan hükümetler yaşayamaz. Hakın hiçbir çağrısı karşılıksız kalmaz. Bizim felsefemiz insanı yaşat ki devlet yaşasın…

Mübarek’e mesaj yolladı

Mısır lideri Mübarek’e içten bir uyarıda bulunan Erdoğan, “Bizler insanız. Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Her birimiz öleceğiz ve geride bıraktıklarımızdan dolayı sorgulanacağız. Müslümanlar olarak amacımız saygıyla anılmak, rahmetle yadedilmektir. Bizler halk için varız. Onun için diyorum ki yarın öldüğümüzde hoca gelip şunu söylemeyecek. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, trilyarder niyetine demeyecek. Er kişi, hatun kişi niyetine diyecek. Seninle beraber gelen sadece kefen olacak. Öyleyse o kefenin değerini bilelim. Hepimizin gideceği yer 2 metrelik çukur. Bunu unutmayalım” dedi.

Halka: “Silahtan uzak durun”

Erdoğan Mısır halkına da seslendi: “Mısırlı kardeşlerim, bütün bu direniş sürecinde silahtan uzak durun. Kültürünüze, tarihinize sahip çıkın. Özgürlüklere sahip çıkmanın haysiyetli mücadelesini verin. Bu insani bir haktır. Mısır’da ister polis ister asker ister sivil olsun, bir tek canın gitmesi Türk milletinin canından can kopmasıdır. Halkın da iktidarın da ağırbaşlılık içinde her kesimi tatmin edecek bir değişimi omuzlaması en büyük arzumuzdur. Tunus ve Mısır’da gerekli reformların hayata geçirilmesini istiyoruz. Türkiye bu süreçte iki halkın da yanındadır.

Türkiye’deki “ileri demokrasi” örneği

“Düzen ve istikrar ancak ileri demokrasiyle sağlanır” diyen Erdoğan, “Hür adil ve demokratik seçimlerden milletin iradesinden korkmamak gerekiyor. Halkın ortak aklı yanlışa yönelmez. Millete bidon kafalı, göbek 

kaşıyanlar diye sıfat yakıştırmak aczin cahilliğin ürünüdür. Bunları diyenler de entellektüellerden, köşe yazarlarından çıkıyor. AK Parti ne ile iktidara geldi? Cumhuriyet yürüyüşleriyle geldi. Orduyu göreve çağıranlara milletim ‘dur’ dedi; bizi yüzde 47 ile iktidara taşıdı. Birileri yine sorun çıkarmaya hazırlanıyor. Sorun varsa çözüm yeri sandıktır, millete gitmektir. Yeter ki biz kendimize güvenelim, inanalım. Karamsar olmak bize yakışmaz. Kardeş halklara sesleniyorum: Aşılamayacak sorun yoktur. Şiddetle bir yere varılmaz. Sağduyulu hareket etmeliyiz” ifadesini kullandı.

ABD Başkanı Barack Obama ile Mısır’daki durumu değerlendirdiklerini belirten Erdoğan, “Obama Türkiye’nin sürekli seçimle işbaşına gelmiş, iki kez iktidar olan hükümetimizin Mısır’la ilgili bakışını benimsediklerini söyledi” dedi.

Muhalefete Mısır eleştirisi

Erdoğan, “Muhalefet ise Mısır’daki olayları tersinden okuma yeteneğini ortaya koymuştur. Ders çıkarmak yerine, halkı şiddete davet etmeleri Türk demokrasisi adına partiler üzerindeki kara lekedir. 50 yılında Adnan Menderes’in iktidara gelmesiyle halkın CHP’ye karşı başkaldırısı olmuştur. Sandıkta demokrasi tecelli etmiştir. Turgut Özal’ın da 12 Eylül’ün ardından geldiğini unutmayınız. Bu milletin darbeye karşı çıkışıdır. 3 Kasım’da da halk koalisyonlara yeter demiştir. 22 Temmuz’da statükoya baskıya, yasakçı anlayışa bir tepki olmuştur” dedi.

Tunus ve Mısır’daki olaylar üzerinden AK Parti’ye mesaj gönderen bazı köşe yazıları olduğunu savunan Erdoğan, “O mesajı kendileri alsınlar. Bizim milletin mesajına ihtiyacımız var. 12 Eylül’de de halk mesajını en iyi şekilde vermiştir. Bu ülkede kimin ileri demokrasiden yana olduğu gün gibi açıktır. Sanırsınız ki onlar halktan yana. Jalktan yana olanlar; Meclis’i terkedenler, komisyonları terkedenler, halkı boykota çağıranlar, çetelere avukatlık yapanlar değil, canı pahasına gecesini gündüzüne katarak çalışan AK Parti iktidarıdır” dedi.

“Muhalefetin, seviyesi iyice düşen, izan insaf ölçülerini aşan üslubu” hakkında değerlendirme yapan Erdoğan, “MHP’nin üslubunu zaten dikkate almıyoruz. Artık CHP’de de aynısı var. CHP lideri ilk çıkışında kendini ortaya koydu. Referandumla da dibe vurdu. Lider ve genel başkan yardımcıları da aynı üslupsuzluğu benimsemiş. CHP’ye, MHP’ye, BDP’ye gönül verenler; bir muhalefet lideri yardımcısının Başbakan’a ‘bostancıbaşı’, ‘haremağası’ ifadesini yakıştırabilir mi? ‘Erdoğan çok gerilimli’ diyen o yazarlara sesleniyorum. Bu açıklama karşısında sizler ne söylediniz? Kimin eli kimin cebinde belli değil. Böyle bir ana muhalefet lideri olur mu?” diye sordu.

CHP’nin, “AK Parti-Hizbullah işbirliği iddiasını bir kez daha eleştiren Erdoğan, “Biz herkesle görüşürüz. İşbirliği diyerek saptırıyorlar. CHP liderinin SSK Başkanı olduğu dönemde, terör örgütü üyelerine neler yaptıklarını biliyoruz. Ama biz siyasi ilke ve duruşumuza uygun görmedik açıklamayı. ‘Ben SSK’yı 7 yıl başarıyla yönettim’ diyorsun. İyi de 7 yıl ne yaptın? SSK sürekli kayıptaydı. Artıdayken ekside devam etti. Hangi yüzle çıkıp başarılıyım diyorsun? Vatandaş da bu üsluptan rahatsız. CHP’ye gönül verenler de. Candaş medya dahi üsluptan rahatsız” dedi.

“CHP lideri bu üslupla devam ederse kendisini de muhatap almayız” diyen Başbakan, “Sözünün ağırlığı kalmayan, üslup seviyesi düşen bizim için bir züle dönüşüyor. CHP’den artık siyaset ortaya koymasını beklemiyoruz. Zira bundan ümidimiz kalmadı. Herkes düşünüp konuşmalı. Yolsuzluk nasıl büyük bir suçsa, namuslu insanlara mesnetsiz şekilde yolsuzluk ithamında bulunmak da o kadar büyük bir suçtur. İftira yalanlanınca da yüzün kızarmıyor. Siyaset bu değildir. İftaranın bedeli pişkinlik olamaz” diye konuştu.

“CHP gençleri alkolik yapmaya çalışıyor”

CHP’li üyelerin Anayasa Komisyonu’ndan istifasını da eleştiren Erdoğan, “Sokak sokak direnme çağrısı yapıldı. Yargıtay, Danıştay tasarıları görüşülürken CHP istifa etti. İstifalar çok anlamlı. Komisyonun çalışmaları etkilenmedi bile, etkilenmeyecek de. CHP’nin genleri hiçbir değişime uğramamış. 1960′tan beri tahrik, kışkırtma yoluyla medyayı da kullanarak müdahaleyi alkışladı. Yine aynısını yapıyorlar. Direniş çağrısı yapanlar seçim umutlarını kaybetmişler. Seçime inansalar bunu yapmazlar. Bu umutsuzluk çağrısıdır. Türkiye 1950′lerin, 60′ların Türkiyesi değil. Türkiye ileri demokratik standartlara ulaşmış siyaseti şekillendiren bir ülkedir. Demokratik olgunluğa ulaştık. Reyine, iktidarına, sandığa, demokrasiye sahip çıkıyor. Bunların dışındaki hiçbir yönetm itibar görmeyecek” dedi.

Erdoğan, “CHP siyaset yapamadığı için, yıllardır ya birilerini göreve davet eder ya da halkı sokağa çağırır. CHP bu kolaycılığı bir kenara bırakmalı. Direniş çağrısı sandıkta cevabını alacaktır. Alkol düzenlemesini dahi rejim tehdi haline getirerek millete bırakıyor. ‘Alkollü hareket engellenemez hareketi’ çıkmış. Bir siyasetçi buna destek verir mi? Buna izin vermeyeceğiz. Kendisini idare edemeyenin ülkeyi idare etmesi mümkün mü? Anayasada yazıyor bak, gençliğin korunması diyor. Ama maalesef bunlar korunması değil, alkolik olması için çalşıyorlar. Biz buna da izin vermeyeceğiz. Umarım CHP erken uyananın bildiri yayınladığı bir parti yerine, belirli bir politikası olan parti haline gelir. Buna da en çok biz seviniriz” dedi.

İŞTE AKP’NİN PKK İLE 19 MÜZAKERESİ

Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı Demokratik Toplum Partisi’nin yerine kurulan Demokratik Toplum Kongresi’nin Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, avukat sıfatıyla, ikinci kez Abdullah Öcalan’la görüştü.
İmralı dönüşü açıklama yapan Tuğluk’tan öğrendiğimize göre, AKP Öcalan’la yürüttüğü diyalog sürecini “müzakere” aşamasına çevirmiş: “(Öcalan) Devlet yetkilileri ile bir kez daha görüşme gerçekleştirildiğini, bu görüşmenin son derece önemli olduğunu, niteliksel bir görüşme olduğunu, ciddi bir görüşme olduğunu ifade etti. Kendisiyle görüşme yapan devlet yetkililerini barış konusunda daha ciddi bulduğunu bir kez daha dile getirdi. Yapılan görüşmeleri bir nevi diyalog sürecinden müzakere sürecine geçişi ifade eden bir süreç olarak gördüğünü söyledi”. (Hürriyet, 2 Kasım 2010)

“Temas, diyalog, görüşme, pazarlık, müzakere, anlaşma” diye ilerleyen sürecin nasıl kotarıldığının ayrıntılarını, Kaynak Yayınları’ndan çıkan, “ABD’nin Neo-Osmanlı Projesi: Büyük Kürdistan” kitabımda okuyabileceğiniz bu müzakereler, özetle şunlardı:

1.. AKP’nin PKK ve Öcalan’la ilk teması, görev süresini tam dört kez uzattığı MİT Müsteşarı Emre Taner üzerinden kuruldu. Öcalan, ilk temasta, henüz Müsteşar Yardımcısı olan Taner’den dağdakilere mesaj gönderme imkanı talep etti.
Taner, 15 Haziran 2005’te Müsteşar olduktan kısa bir süre sonra 20 Ekim 2005’te Mesut Barzani ile görüştü. Barzani’nin, Taner üzerinden Türkiye’den talepleri şunlardı: “Türkiye, Kuzey Irak’taki oluşumu tanımalı; Kuzey Irak ve Türkiye’deki Kürtlere çifte vatandaşlık vermeli; ekonomik ilişkileri geliştirmeli, kurulacak askeri okullarda Türk uzmanlar görev yapmalı…”

2.. Hükümetin akıl hocalarından Cengiz Çandar, AKP’nin “Kandil ve İmralı” ile görüştüğünü söyledi. (Vatan Gazetesi, 26 Eylül 2009) Zaten Çandar, en başından beri meseleyi “İki Abdullah”ın çözeceğini savunuyordu. (Referans Gazetesi, 15 Mart 2009)

3.. Habur’dan giriş yapan “barış grubu” da AKP’nin Öcalan ile yürüttüğü diyalogun sonucuydu. Öcalan’ın çağırdığı barış grubunun Habur’dan girişini, Başbakan Erdoğan, henüz toplumsal tepki başlamadan şöyle değerlendiriyordu grup konuşmasında: “Dün Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan anlamlı gelişmeye de değinerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti ve sabah saatlerinde 29’u, ilgili yasalarımız çerçevesinde bırakıldı. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Şu anda yargı diğer 5’i ile ilgili çalışmalarını da sürdürüyor”.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün 17 Ekim cumartesi günü gizlice buluştukları ve Habur’dan girişi organize ettikleri basına yansıdı. (Milliyet Gazetesi, 21 Ekim 2009)

4.. Taraf Gazetesi’nden Yıldıray Oğur, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı bir analize dayanarak, 2006 yılından beri PKK’nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok ile görüşüldüğünü açıkladı. Eski Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğlu da, “Sabri Ok, Abdullah Öcalan ile telefon görüşmesi yaptı” dedi. Her iki açıklama birleştirilince AKP’nin Sabri Ok’la, Ok’un da Öcalan’la görüştüğü ortaya çıkmış oluyordu.

5.. PKK lideri Murat Karayılan, Habertürk’ten Amberin Zaman’a şöyle diyordu: “Geçen yıl Şubat ayında bir hükümet üyesi Öcalan’a gitti ve açılımı konuştu. Hükümet üyesi Öcalan’ın açılıma ilişkin hükümete sunduğu yol haritası çerçevesinde müzakere edilebilecek tartışmaların başlayabileceğini ifade etmiş ama gerisi gelmemiş.” (Habertürk Gazetesi, 16 Nisan 2010)

6.. Aksiyon Dergisi’nde yer alan bir habere göre, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “orkestra şefliği”nde, MİT Müsteşarı Emre Taner’in yürütücülüğünde ve PKK ile yapılan dolaylı görüşmelerde bir yol haritası belirlendi. Bu yol haritasına göre, PKK’lılar Kandil’den Mahmur kampına inecek, oradan da silahsız olarak Türkiye’ye dönecekti! (Aksiyon Dergisi, Sayı:757, 8 Haziran 2009)

7.. Hasan Cemal, PKK lideri Murat Karayılan’la “diplomasi işlevi taşıyan” bir röportaja imza atmıştı. Cemal, yazmadıklarını da hükümete aktardı.

8.. Öcalan, Erdoğan ve Gül’ün kendisine dolaylı çağrılarda bulunduğunu açıkladı: “Sayın Erdoğan ve Gül’ün dolaylı da olsa, basın yoluyla da olsa çağrıları oldu, ricaları oldu. Ben de bunlara cevap verdim. Osmanlı zamanında padişahlar perde arkalarından dinlerlerdi. Eğer çözüm olacaksa biz bunu da kabul ederiz.” (ANF, 26 Temmuz 2009)
Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık, oluşan tepkiler nedeniyle, Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yaptığı bu açıklamayı yalanladı. Oysa AKP Milletvekili Mehmet Halit Demir, üç gün sonra “Gerekirse Abdullah Öcalan ile görüşülmesi gerektiğini” söylüyordu. (Hürriyet Gazetesi, 30 Temmuz 2009)

9..
AKP Milletvekili Mahmut Esat Güven, şartları düzeltilirse Öcalan’ın olumlu mesajlar vereceğini, bu konuda İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan talepte bulunduğunu açıkladı. (Hürriyet Pazar eki, 1 Ağustos 2010)

10.. Öcalan’ın AKP’yle pazarlıklarındaki şartlarından biri de cezaevi koşullarının düzeltilmesiydi. AKP bu konuyu sürece yayarak çözdü, Öcalan’a arkadaş bile gönderdi. Öcalan, Adalet Bakanlığı’ndan bir heyetle bu konuda yaptığı görüşmeyi avukatları aracılığıyla şöyle açıklıyordu: “Buraya getirilen arkadaşlarla bir kez görüştüm. Buradaki görevliler, ileride televizyon vereceklerini belirttiler. Adalet Bakanlığı’ndan gelen heyetle görüştüm. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif İşleri Müdürü de vardı. Bu görüşmeden sonra kapının üstünde aşağıya ve yukarıya yeni bir pencere açtılar. Kaldığım odada yatak, dolap, masa var. Onun dışında bana iki-üç adım mesafesinde yer kalıyor. Yatak, Masa ve Dolap yeri dışında enine iki adım boyuna üç adımlık mesafe var. Bütün yer bundan ibarettir.” (ANF, 11 Aralık 2009)
11.. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Abdullah Öcalan’dan aldığı mektubu, Ankara ziyareti sırasında görüştüğü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile paylaştı. (Milliyet Gazetesi, 6 Temmuz 2010)

12.. AKP’nin PKK ve Öcalan ile pazarlıklarından biri de KCK iddianamesinde yer alıyordu. İddianamede yer alan tutanakta Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani şöyle diyordu: “Benim Apo ile bir ilişkim var. 2 Kasım’da bana avukatları aracılığıyla bir mektup gönderdi. Ben bu talepleri Türk yetkililerine de iletmiştim. Benim PKK ile de bir diyalogum var. Bu bayramda ben talep etmişim ateşkesi, hem uzatılması konusunda da bir yaklaşım oldu. Silah bırakma ve ateşkes ilan etme arasında fark var. Ben silah bırakma yanlısı değilim. Ateşkes ilan edilsin. Silah bırakmanın karşılığı var. Ateşkes ilan etmek ise Türkiye’de çalışan arkadaşların mücadelesini yükseltmek için olmalıdır. Yine PKK’nın bir talebi vardı; genel af ile onu dile getirdik. Biz MİT müsteşarları ile PKK’nın bazı ilişkileri var, sizin bilginiz dahilinde mi dedik. Erdoğan, MİT müsteşarının tüm ifadeleri benim ifademdir dedi.” (ANF, 14 Haziran 2010)

13.. Cumhurbaşkanı Gül, 12 Eylül halkoylaması öncesi, “devlet terörü bitirmek için her yöntemi dener” dedi. Ardından Karayılan “devletle anlaştıklarını” açıkladı. PKK, 20 Eylül’e kadar “eylemsizlik” kararı almıştı!
Kararın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz günü Öcalan ile yaptığı görüşmenin sonucu alındığı ortaya çıktı.
PKK ile görüşmeyi yalanlayan Başbakan Erdoğan, danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “pazarlık yok, diyalog var” demesi üzerine, “hükümet değil, devlet görüştü” dedi! Oysa görüşen Hakan Fidan hem kendisine bağlıydı, hem de Fidan’la birlikte heyette Adalaet Bakanlığı yetkilileri vardı.

14.. AKP ile BDP, 23 Eylül 2010 günü heyetlerarası bir görüşme yaptı. Görüşmede “PKK’nın ateşkesi uzatmasının söz konusu” olduğu ifade edildi. (Hürriyet Gazetesi, 24 Eylül 2010) BDP heyeti, “İmralı’nın muhatap alınması yönünde bir söyleminiz oldu mu?” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “Bazı görüşmelerin sürdüğü biliniyor. O konuda söylenecek yeni bir şey yok”.
Başbakan Erdoğan, AKP ile BDP arasında yapılan bu müzakereyi “birlikte iyi olma” biçiminde yorumluyordu. 1 Ekim 2010 günü TBMM’nin açılış resepsiyonunda sohbet eden Başbakan ve BDP heyetinin “müzakere” ilişkin dikkat çekici temennileri şöyleydi:
Selahattin Demirtaş: Sayın Başbakan, hayırlı olsun diyelim.
“Başbakan Erdoğan: Birlikte iyi olacağız inşallah. Görüşme trafiğini iyi götürün ha.
“Selahattin Demirtaş: Valla Sayın Başbakanım, görüşme çift taraflı olursa iyi olur, çift taraflı iyi götürülürse iyi olur. Beraber olacak.
“Akın Birdal: İnşallah öyle olacak”
. (Vatan Gazetesi, 2 Ekim 2010)

15.. Kandil, Öcalan’ın “Ateşkesi uzatın”, (Milliyet, 20 Eylül 2010) talimatı gereği, “Bazı gelişmeler var, ateşkesi bir hafta uzattık” açıklaması yaptı. (Taraf, 21 Eylül 2010) Taraf Gazetesi, “bazı gelişmelerin” ne olduğunu da bir başka haberinde açıklıyordu. Meğer “Apo’yla barışın takvimi konuşuluyor”muş! (Taraf, 21 Eylül 2010)

16.. Anayasa Mahkemesi’nin kapattığı DTP’nin, Ahmet Türk’le birlikte siyasi yasaklı hale gelen eşbaşkanı Aysel Tuğluk, “avukat” sıfatıyla Öcalan’la görüştü. Adalet Bakanlığı’nın kiraladığı gemiyle İmralı’ya giden Tuğluk, görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajlarını hükümete ve PKK’ya iletti: “PKK’nın eylemsizlik kararını en az bir yıl uzatması gerekiyor. Kalıcı ateşkes ve silahsızlanma zamana yayılacak. Hükümetin siyasi adımları beklenecek. Kalıcı ateşkese giden süreçte cezaevi koşullarının iyileştirilmesi bu döneme katkı yapacak.” (Vatan, 28 Eylül 2010)

17.. Hükümet, Öcalan’la Aysel Tuğluk üzerinden müzakere yürütürken, bir yandan da Barzani’yle anlaşma yoluna giriyordu. Sürpriz bir şekilde Kuzey Irak’a giden Açılım Koordinatörü Beşir Atalay, Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ve Kürt Hükümeti Başbakanı Berham Salih’le görüştü.
Basına yansıyan görüşme tutanaklarına göre, Barzani’den “Topun taca atıldığı noktada aktif rol almasını” isteyen Atalay, “aktif rolden kastınız ne?” diye soran muhatabana şu ibretlik yanıtı verdi: “Bölgede (Güneydoğu Anadolu) saygınlığınız var. Bu saygınlığınızı kullanmalı ve PKK üzerinde etkinizi hissettirmelisiniz. Sık sık medya önünde silahların bırakılması yönündeki telkinleri sürdürünüz. Kürt kamuoyu, Kürt hareketinde tek fayda olarak PKK’yı görme alışkanlığını terk edecektir. Bu da sorunların çözümü noktasında işimizi kolaylaştıracaktır”. (Milliyet, 28 Eylül 2010)

18.. AKP’nin PKK’yla müzakerelerinin aslında en önemlisi DTP ile yapılanlarıdır. Çünkü Öcalan, DTP’yi AKP’yle müzakere konusunda resmi muhatap tayin etmişti. AKP Adıyaman Milletvekili ve MAZLUM-DER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal da, bu gerçeği kendi tarafı adına şu sözlerle ifade ediyordu: “Öcalan zaten indirekt olarak sürecin içinde. Ayrıca, kendisi resmi muhatap olarak DTP’yi gösterdi, DTP de buna itiraz etmeyerek dolaylı olarak adres gösterilmeyi kabul etti.” (Milliyet, 8 Ağustos 2009)
Bu durum en başından beri kabul edildiği için Başbakan Erdoğan, aşamalı manevralar izledi. Erdoğan, önce bir süre “PKK’ya terör örgütü demeyenle görüşmem,” diyerek DTP ile bir araya gelmedi, böylece hem kamuoyunun tepkisini değerlendirdi hem de TSK’yı “idare” etti. Erdoğan, şartlar oluştuğunda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le görüştü. Erdoğan, daha önce söylediği şartı, geri almamak için de pozisyonuyla ters orantılı bir manevraya yöneldi: Ahmet Türk’le başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüştüğünü açıkladı!

19..
Son görüşme, yazımızın en başında da belirttiğimiz gibi Aysel Tuğluk üzerinden yürütüldü. Bu görüşmede dikkat çeken bir ayrıntı da, Tuğluk’un, PKK lideri Karayılan’ın mektubunu, AKP’nin bilgisi dahilinde, Öcalan’a götürmesiydi!

Mehmet Ali Güller
odatv

Numan Kurtulmuş AK Parti’nin başına geçebilir mi?

Zaman Gazetesi Yazarı Ali Bulaç’ın yaklaşık 1 ay önce yazdığı bir köşe yazısında bahsettiği ’2012 senaryosu’ yeniden gündeme geldi.

Gül’ün görev süresinin 5 yıl olacağı öngörülen bu senaryo; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2012 yılında Çankaya Köşkü’ne çıkması halinde Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un AK Parti’nin başına geçebileceği üzerine kuruluydu. Saadet Partisi’nde olaylı geçen kurultay ve ardından yaşanan gerginliklerin üzerine Numan Kurtulmuş ve arkadaşlarının partiden istifa etmesi, Bulaç’ın senaryosunun tekrar hatırlanmasına neden oldu. Ali Bulaç, konuyla ilgili HABERTÜRK TV’de yayınlanan ’13 Ajansı’ programında Didem Yılmaz’ın sorularını yanıtladı. Bulaç, gelinen süreçte, ortaya attığı senaryonun halen geçerliliğini koruduğunu öne sürdü. İşte Bulaç’ın o sözleri:

“Zannediyorum ki; Numan Kurtulmuş’un etrafında, onunla beraber kopan arkadaşlar içerisinde bu senaryoya çok sıcak bakan insanlar var. Fakat kendisi buna yatkın olur mu, yeni bir siyasi hareket başlatması daha mı iyi olur, AK Parti’ye katılması daha mı iyi olur, bu konuda Kurtulmuş da tereddütte.

Bildiğiniz gibi başkanlık sistemi gündeme geldi. Seçimlerden sonra başkanlık sistemi anayasaya dahil olacaksa, Numan Kurtulmuş veya başka bir başbakan adayına ihtiyaç kalmayacaktır. Ancak olmazsa, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olacak olursa, onun yerine geçecek olan önemli adaylar var. Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Numan Kurtulmuş gibi. Dolayısıyla benim bu senrayom halen gündemde.”

Meclis’te AKP ve BDP’nin bayrak kavgası

TBMM Genel Kurulunda, BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan ve BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, ”Türk bayrağı ile bir sorunlarının olmadığına” yönelik sözleri üzerine, AK Parti Mersin Milletvekili Kürşad Tüzmen, bunun yetmeyeceğini, ”Türk bayrağı bizim bayrağımızdır” demeleri gerektiğini söyledi. Kaplan, nüfus cüzdanını göstererek, ”Burada Rus bayrağı yok” diye tepki gösterdi.

CHP, Danışma Kurulu’nda uzlaşma sağlanamaması nedeniyle TRT’nin özerkliğine ilişkin araştırma önergesinin bugün görüşülmesine dair grup önerisi getirdi.

Öneri üzerinde konuşan Hasip Kaplan, TRT’de, kapatılan DTP’ye, geçen yıl sadece iki saat yer verildiğini ileri sürerek, bu durumu eleştirdi. AK Parti Mersin Milletvekili Kürşad Tüzmen’in kendisine laf atması üzerine Kaplan ”Siz şovmenlikten başka bir şey yapmazsınız” diye tepki gösterdi.

Bayrağa karşı saygılarının sonsuz olduğunu ifade eden Kaplan, yakasındaki rozeti gösterdi, ayrıca cüzdanından, nüfus cüzdanını çıkartarak, ”Burada Rus bayrağı yok” dedi.

Bayrağın, bu ulusun değeri olduğunu belirten Kaplan, kaçakçının, çetelerin, katillerin de o bayrağı eline aldığını ve ortak değeri kirlettiğini söyledi. Kaplan, bayrak ve Kuran-ı Kerim üzerinden siyaset yapanların, yanlış yaptığını kaydetti.

Kaplan’dan sonra yerinden söz alan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, kendilerinin bayrakla bir sorunlarının bulunmadığını ifade ederek, ”Bu zat, mevki, makam kaybettiği için sığınacak liman arıyor. Biz bu liman değiliz. Bizim üzerimizden siyaset yaptırmayız” dedi.

Sataşma olduğu gerekçesiyle söz alan Tüzmen’in, ”Uslu uslu oturuyordum, laf gelince dayanamadım. Bu arkadaşlar, bayrakla sorunlarının olmadığını söylüyorlar. Bu yetmez. ‘Türk bayrağı bizim bayrağımızdır’ deyin, bunu istiyorum” sözlerine, BDP’liler tepki gösterdi.

Bunun üzerine, ”Ben hepinizi seviyorum” diyen Tüzmen, AK Parti Grup Başkanvekili Suat Kılıç ile İstanbul’dan Ankara’ya giderken kapatılan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ve milletvekilliği düşürülen Aysel Tuğluk’u gördüklerini, elindeki bavulunun ağır olması nedeniyle ”kendisi gibi bir adamın” Tuğluk’un çantasını taşıdığını anlattı.

Tüzmen, ”Belki ben senden daha fazla Kürdüm, belki sen daha fazla Türksün, kim bilebilir. Hazreti Adem Türk mü Kürt müydü” diye konuştu.

Sakık, sataşma gerekçesiyle kürsüye çıkarak, Tüzmen’in her gün sinirli bir şekilde Genel Kurul salonuna gelerek, sert bir biçimde çantasını masaya vurduğunu ve sataşacak bir yer aradığını savundu. Bir düşünürün, ”Her alçağın en son sığınacağı limanlar, bu kutsal değerlerdir” dediğini öne süren Sakık, hiç kimsenin, bu kutsal değerlere sığınarak, başkasına haksızlık edemeyeceğini söyledi.

Dayatmayla bayrağın sevdirilemeyeceğini ifade eden Sakık, ”Niye bölgede insanlar bayrağa tepki gösterdi. Çünkü panzerlere bayrağı takıp, ev yaktılar. Bayrak, resmi din, üniter yapıyla hiçbir sorunumuz yok, sorunumuz; tek ırktır. Biz Türk değiliz. ‘Biz kardeşiz’ diyorlar. Böyle kardeşlik batsın, böyle kardeşlik istemiyoruz. Bu kardeşlik değil, efendi, köle ilişkisidir” görüşünü savundu.

İşte Anayasa paketi

Metin basına dağıtıldı

Anayasa değişiklik teklif taslağı, yürürlük maddesi hariç 22 maddeden oluşuyor.

Teklif, Anayasa’nın 10, 20, 23, 41, 53, 69, 74, 84, 94, 125, 128, 129, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 156 ve 159. maddelerinde değişiklik öngörüyor.

Anayasanın Geçici 15. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını da düzenleyen teklif taslağında, Anayasa’ya 3 geçici madde de yer alıyor.

Teklif taslağının yayımı tarihinde yürürlüğe girmesi ve halkoylamasına sunulması halinde ise tümüyle oylanması öngörülüyor.

Anayasa Mahkemesi 19 üyeden oluşacak, görev süresi 12 yılla sınırlı olacak ve bir üye 2. defa seçilemeyecek. Üyelerin 16 tanesi Cumhurbaşkanı, 3′ü Meclis tarafından seçilecek. Mahkeme 3 daireden oluşacak. Yüce Divan kararlarına itiraz edilebilecek.

 YAŞ kararlarına yargı yolu açılıyor.

 HSYK, 21 asıl, 10 yedek üyeden oluşacak ve HSYK kararlarına yargı yolu açılacak. 

 Geçici 15. Madde yürürlükten kaldırılarak, 12 Eylül darbesine yargı yolu açılacak.

 Savaş hali haricinde siviller askeri mahkemede yargılanamayacak.

Memurlara toplu sözleşme hakkı tanınacak.

 Kamu denetçiliği kurumu kurulacak.

Siyasi partilerin kapatılması zorlaştırılacak.

ANAYASA DEĞİŞİKLİK TASLAĞININ TAM METNİ İÇİN TIKLAYIN

AK PARTİ KAPATILACAK !.. ŞOK İDDAA

AK Parti’ye karşı yeni kapatma davası ‘bakın nasıl’ açılacak.?Taraf Gazetesi’nden Neşe Düzel’e konuşan Star yazarı Şamil Tayyar’dan çarpıcı iddialar geldi.

Tayyar’a göre AK Parti’ye karşı yeni kapatma davası, telefon dinlemelerinden hareketle ‘sivil dikta’ iddiasıyla açılacak.

Askerlerin kışlasına çekildiği bir demokrasiye kavuşabilecek miyiz?

Bu bir süreç. Bu bir mücadele. Siyasi iradenin bu mücadelede sağlam durması gerekiyor. Şimdi AK Parti hakkında ikinci bir kapatma davası açılması planlanıyor. Bu konuda Yargıtay Başsavcısı bir soruşturma başlattı. Biliyorsunuz birinci kapatma davası irticai faaliyetlerin odağı olduğu iddiasıyla açılmıştı. Bu seferki davanın, telhefon dinlemelerinden hareketle, ‘sivil dikta’ iddiasıyla açılmasının hesabı yapılıyor. Yani ikinci kapatma davası, bu dönemde tartışma konusu olan sivil vesayet, sivil dikta, sivil faşizm gibi gerekçelerle açılacak.
AK Parti’nin kapatılma ihtimali var mı?

Eğer dava açılırsa bu sefer kesin kapatırlar. Bu kez yarıda bırakmazlar ve kapatırlar. Böylece sivil darbe iddiaları da, yargı darbesine dönüşür ve AK Parti kapatılır. Son dönemde başlatılan ‘sivil ikta’, ‘sivil vesayet’ tartışmaları, bu kapatma davasının alt yapısını oluşturma faaliyetidir.
AKP’nin dar kapsamlı anayasa değişikliği hamlesi, kapatılmayı önlemek için mi?
Gerekçelerinden biri kapatılma ihtimalidir. Eğer kapatma davası açılırsa, Ergenekon süreci hızlanır. Daha büyük dalga operasyonlar olur. Çünkü askerle hükümetin ilişkileri sertleşir. Şu anda Ergenekon’da frene basıldı. Bir numaraya kadar gidilebilecek yol kapatıldı. Eğer kapatma davası açılırsa ilk kapatma davasında yaşanan gene yaşanır. O zaman da Ergenekon soruşturması hızlanmıştı, şimdi gene hızlanır. Çünkü AK Parti uzlaşarak değil, çatışarak ayakta kalacağını birinci kapatma dravasında anladı. Bugün Ergenekon süreci yavaşlatılmış durumda. Dalan hala yakalanamıyor. Haberal hala hastanede yatıyor. Generaller hala dışarıda bulunuyor. Eğer Ergenekon süreci hızlanırsa.

Ne olur?
Birçok kuvvet komutanının ve emekli generalin içeri alınmasına yol açabilecek çük sürpriz gelişmeler yaşanabilir. Ayrıca eşanlı olarak orduda da bir idare operasyon başlatılabilir.
Kapatma davasınının açılıp açılmayacağı ne zaman belli olur? Soruşturma ne zaman tamamlanır?

Bu bir güç oyunu ama bu sadece Türkiye’deki iç dinamiklerle açıklanamaz. Bu süreci yönlendirebilecek uluslararası güç odakları var. Amerika’nın tavı çok önemli. Çok ilginç bir döneme giriyoruz. O yüzden medyadaki birçok tartışmayı bağımsız olarak değerlendirmek bizi yanlış sonuçlara götürür. Tartışmalar hep birbiriyle ilişkili ve bağlantılı. Nuray Mert, ‘sivil dikta’ lafını ederken, bu büyük oyudan haberdar olmayabilir ama onu harekete geçiren ve bunları yazmaya iten iklimi yaratanların planı özetle bu

Aleviler AKP oyununa gelmeyecek

 Dersim isyanına ilişkin sözlerinin ardından Onur Öymen’i ‘gereğini yapmaya’ davet eden Kemal Kılıçdaroğlu sessizliğini AKŞAM’a bozdu. AKP’nin tartışmayı kullandığını savunan Kılıçdaroğlu, ‘Aleviler bu tuzağa düşmeyecektir’ dedi
k_oglu_manset_512

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ‘Dersim isyanına’ yönelik sözleri uzun süre konuşuldu. Partisinin Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘kendisini gereğini yapmaya’ davet etmesi ise ‘CHP’de çatlak’ olarak yorumlandı. Dersim krizinde tüm gözlerin çevrildiği Kılıçdaroğlu, AKŞAM’ın sorularını yanıtladı, kendi penceresinden süreci anlattı.Kılıçdaroğlu’nun sözleri şöyle:

ALEVİLERİ DÜNE KADAR KÜÇÜMSÜYORLARDI:AKP son tartışmada ikiyüzlü politikasını ortaya koydu. Düne kadar suçladığı, küçümsediği, taleplerini görmezden geldiği Alevileri kullanmak istedi. Ancak aklı başında hiçbir yurtsever, doğruluğu ve çağdaşlığı ilke edinmiş, özgür düşünceyi seven ve eleştirilerini açık yüreklilikle yapan Aleviler bu tuzağa düşmeyecektir.

YANDAŞ MEDYA ORTAYA ÇIKTI: Son gelişmeler bir gerçeği de ortaya koydu. Yandaş medya denilen körü körüne AKP’ye itaat içerisindeki medyanın ne boyutlara ulaştığını, hep beraber gördük. Yandaş medya, objektif haber yerine AKP yanlısı yorum haber vermeyi tercih etti.

‘BÖL-PARÇALA-YÖNET’ TAKTİĞİ: Türkiye süratle totaliter bir yapıya kaymaktadır.  İş dünyasından medyaya, sendikalardan sivil toplum kuruluşlarına kadar her kesimde bu gidişat kendini gösteriyor. Ancak bu tehlikeli gidişe karşı hala direnen demokrat aydın, yurtsever güçler bulunmaktadır. AKP, buna direnen demokrat yapıları önündeki en ciddi engel olarak görmektedir. AKP bu süreçte, böl-parçala-yönet mantığını kullanmak istemektedir. Dirençli ve bilinçli kesimleri bölerek, parçalayarak, ayrıştırarak sindirmeye çalışıyor. Ama nafile.

BAZI SİYASİ OLUŞUMLARA  GİZLİ DESTEK VERİYORLAR
AKP’nİn bazı siyasi oluşumlara destek verdiğini savunan Kılıçdaroğlu, ‘AKP, el altından destek verdiğini sandığımız bazı siyasi oluşumlara da umut bağlamış durumda. Bu umutlarının boşa çıkması kaçınılmazdır. Çünkü CHP, Türkiye’nin çağdaş, demokrat yapısının en önemli güvencesidir. Bu çatı, kendisini çağdaş, yurtsever, demokrat ve uygarlık savunucusu olarak tanımlayan aydınların, esnafın, çiftçinin, işçinin, işsizin, köylünün çatısıdır. Çünkü halkımızın sorunlarına en sağlıklı çözüm adresi bu çatının altındadır’ diye konuştu.

HERKESE DEMOKRASİ
KILIÇDAROĞLU, ‘Yurttaşların AKP’nin demokrasi ve özgürlük söylemleri tuzağına düşmeden CHP çatısına güç vermeleri, çağdaşlaşma için son derece önemlidir. Tarihte bazı örnekler, bu tuzaklara düşenlerin kurtulmalarının ne kadar zor olduğunu göstermiştir. AKP’deki gibi bir kişinin değil, herkesin özgürce konuşabileceği bir demokrasi özlemi içindeyiz.’dedi.

Akşam

Kürtler, İslamcılar ve Kemalistler ne diyor ?

turkkemalistler
Kemalist gençler kendilerini önce Türk, sonra laik, ardından Müslüman olarak tanımlıyor. Peki ya diğerleri !

Yrd. Doç. Selçuk Şirin, New York Üniversitesi (NYU) ve Bahçeşehir Üniversitesi ortaklığında “Genç Kimlikler-Siyasal, Kültürel ve Sosyal Kimlikler Bakımından Türkiye Gençliği” başlıklı bir araştırma yaptı.

Farklı etnik ve sınıfsal yapıdan oluşan 1403 öğrenciyle yapılan araştırmaya göre Kemalist gençler kendilerini önce Türk, sonra laik, ardından Müslüman olarak tanımlıyor. Ayrımcılığa uğradığını söyleyen Kürt gençler geleceklerini karanlık buluyor, en az ayrımclığa ise MHP’li gençler uğradığını söylüyor. AKP ‘İslamcıyım’ diyenlerin yarısından oy alamıyor. Milliyetçi ve ulusalcıların tercihi CHP’den yana.

ERMENİLER: Önce laikiz

İSLAMCILAR: AKP’ye oy vermem

KEMALİSTLER: DTP’ye oy vermem

KÜRTLER: Geleceğim karanlık

GENEL BİLGİLER

* 15 Nisan-30 Haziran 2009 tarihleri arasında 52 ilde 1403 gençle bire bir görüşme yöntemiyle gerçekleştirildi.
* Yaşları 18-25 arasında değişen bu gençlere siyasal ve sosyal kimlikleri üzerine 241 adet soru soruldu.
* Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 60’ı büyükşehirde, yüzde 33’ü şehirde, yüzde 7’si köyde oturuyor.
* Yüzde 70’i orta sınıfa, yüzde 9’u yüksek gelir grubuna mensupken, yüzde 21’i dar gelirli ailelerden geliyor.
* Yüzde 76’sı Sünni, yüzde 13’ü Safi, yüzde 7’si Alevi.
* Gençlerin yüzde 83’ü Türk, yüzde 11’i Kürt, yüzde 5’i Ermeni.
* Gençlerin yüzde 63’ü üniversite öğrencisi.
* Siyasi bakımdan kendilerini nasıl tanımladıkları sorulduğunda yüzde 64’ü Kemalist-Atatürkçü, yüzde 44’ü İslamcı, yüzde 46’sı Ulusalcı, yüzde 56’sı Milliyetçi, yüzde 39’u Solcu ve yüzde 17’si Ülkücü olduğunu söylemiş.

‘Ermeniyiz, laikiz’

* Laik olduğunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu CHP’ye oy veriyor. Mezhep bakımından Aleviler, etnik köken olarak da Ermeni gençler laik kesime ait olduklarını söylemişler.
* En az düzeyde laikim diyenler ise şöyle: AKP ve DTP’ye oy verenler. Kürtler ve Safiler. Gelir düzeyi bakımından da en az laik kesim dar gelirliler.

‘Önce Türk’üm, sonra Müslüman’

* Kemalist gençler önce Türk, sonra laik, sonra Müslüman olduğunu söylüyor.
* İslami kesime ait gençler önce Müslüman, sonra Türk ve çok düşük oranda laikim diyor.
* Ülkücü gençler ise sırasıyla Türk, Müslüman ve laik.

Sınıf yükseldikçe Müslüman kimlik düşüyor

* Gençlere kendilerini ne denli Müslüman hissettikleri sorulduğunda AKP ve MHP’li gençlerin eşit ve en yüksek oranda Müslüman kimliğine sadık olduklarını ifade ettiler.
* Alevi ve Sünni gençler eşit seviyede kendilerini Müslüman hissettiklerini söylüyorlar. İkisinin arasında bir fark yok.
* Etnik köken olarak bakıldığında Türk ve Kürt gençler aynı oranda Müslüman hissettiklerini söylüyor.
* Gençlere kendilerini ne denli Türk hissettikleri sorulduğunda MHP’liler diğer partilere göre, Sünniler diğer mezheplere, Türkler de diğer etnik gruplara göre çok daha yüksek oranda Türk kimliğine ait olduklarını ifade ediyorlar.
* Ayrıca sınıf yükseldikçe Müslümanlık aidiyeti düşüyor ama Türk kimlik aidiyeti yükseliyor.

‘Benim gibi düşünenler engelleniyor’

* Gençlerin yüzde 73’ü “Benim gibi düşünen kişiler hayatta daha çok engelle karşılaşıyor” diyor.
* Yüzde 70’ine göre “Medya benim siyasi görüşümden insanları olumsuz bir şekilde yansıtıyor.”
* En çok “Geleceğimi karanlık görüyorum” diyenler Kürtler.
* Ermeni ve Türk gençleri arasında gelecekten umut anlamında bir fark yok. Yüzde 35-40 civarında genç işler bir türlü benim istediğim gibi gitmiyor diyor ama iyi günlerin geleceğine inanıyor.
* CHP’li ve AKP’li gençler arasında da gelecek beklentileri açısından bir fark gözlenmemiş.
* Kemalistlerin yüzde 13’ü, İslamcıların ise yüzde 17’si “İstediğim şeyleri elde etmek için çaba göstermeme gerek yok, nasıl olsa elde edemeyeceğim” fikrine sahip.

‘AYRIMCILIĞA UĞRUYORUZ’

En az MHP’liler en çok Kürtler

* AKP ve CHP’ye oy veren gençler arasında maruz kalınan ayrımcılık açısından anlamlı bir fark yok.
* MHP’li gençler en az ayrımcılığa uğrayan grup.
* Ermeni gençlerin yüzde 70’i, Kürt gençlerin yüzde 86’sı etnik kökenlerinden dolayı haksızlığa uğradıklarını ifade ediyor.
* AKP oy veren gençlerin yüzde 39’u, CHP’ye oy veren gençlerin ise yüzde 30’u giyim kuşamlarından dolayı haksızlığa uğradıklarını düşünüyor.
* AKP’li gençlerin yüzde 35’i, DTP’li gençlerin ise yüzde 45’i dini inançlarından dolayı haksızlığa uğradığını söylüyor.
* CHP’li gençler en az siyasal baskı hisseden grup.
* DTP’li gençler ve Kürt kökenli gençler siyasal baskıyı en ağır hisseden grup.
* Dar gelirli gençler siyasi görüşlerinden dolayı diğer gelir gruplarina göre daha fazla baskı gördüklerini ifade etmişler.

Gençlere göre CHP

* CHP milliyetçilerin ve ulusalcıların en çok tercih ettiği parti.
* CHP’ye oy veren her 10 gençten 9’u kendisini Kemalist-Atatürkçü olarak ifade ediyor.
* Yüzde 60’ı kendilerini aynı zamanda solcu-sosyal demokrat olarak görüyor.
* Yüzde 14.4’ü kendilerini İslami kesime ait görüyor.

Gençlere göre AKP

* AKP Ulusalcı gençlerden MHP’ye göre daha çok oy alıyor.
* AKP’ye oy veren her 10 gençten 4’ü Atatürkçü-Kemalistim diyor.
* 10 gençten 8’i kendilerini İslami kesime ait görüyor.
* Yüzde 54.4’ü de milliyetçi olarak görüyor.
* Yüzde 9.1’i de kendilerini solcu ve yüzde 4.4’ü de sosyalist olarak ifade ediyor.

‘İslamcıyım ama AKP’ye oy vermem’

* AKP İslami kesime ait gençlerin yüzde 44’ünden oy alamıyor.
* CHP İslami kesime ait gençlerin yüzde 13’ünden oy alıyor.
* ÖDP İslamcı gençlerin en az tercih ettiği parti.

‘AKP’ye bile oy veririm ama DTP’ye asla’

* Burada ilginç olan CHP’nin Kemalist-Atatürkçü gençlerin yüzde 43’ünden oy alamıyor olması.
* AKP ise Kemalist-Atatürkçü gençlerin yüzde 19’undan oy alıyor.
* DTP Kemalist-Atatürkçü gençlerin en az tercih ettiği parti.

Gençlerin yarısına yakını 5 vakit namaz kılıyor

* Gençlerin yüzde 12’si ramazan ayında oruç tutmuyor.
* Yüzde 42’si hiçbir zaman beş vakit namaz kılmıyor.
* Yüzde 54’ü hiçbir zaman cuma namazına gitmiyor.
* İslami kesim gençlerinin yüzde 2.4’ü ramazan ayında oruç tutmuyor, yüzde 17’si ise beş vakit namaz kılmıyor.

SELÇUK ŞİRİN’E GÖRE ÜÇ ÖNEMLİ SONUÇ

Hem İslamcı hem CHP’li olunabilir

* 1. Yaptığımız araştırma gençlerin siyasal kimliklerinden dolayı çeşitli zorluklar yaşadıklarını ortaya koysa da, onların aynı zamanda varolan kamplaşmaların dışında çok yönlü siyasal kimlikler kurma yolunda son derece yaratıcı olduklarını gösteriyor. Örneğin, “İslamcı”, “Kemalist” ya da AKP’li, CHP’li gibi tanımlar gençler açısından sınırları çok net çizilmiş kavramlar değil. Beton kalıpları gibi siyasal kimlikleri, şablon olarak uyguladığımız zaman bugünkü gençleri anlayamayız. 18-25 yaş arası gençler hem islamcı hem CHP’li, hem Kemalist hem AKP’li olunabileceğini gösteriyor.
* 2. Araştırmadan çıkan önemli sonuçlardan biri de laik kimlik ile laik bilinç arasındaki fark. Laik kesime ait olduğunu söyleyen herkes laikliğin gereği olan önermeler konusunda aynı tutarlılığı göstermiyor. Örneğin laik kesime ait olduğunu söyleyen gençlerin önemli bir kısmı okullarda zorunlu olması gerektiğini, cami imamlarının maaşlarının devlet tarafından ödenmesi gerektiğine inanıyor.
* 3. Bu çalışmada gençlere klinik psikolojide kullanılan BECK-Umutsuzluk Ölçeği adı verilen bir test de uygulandı. Çıkan sonuçlar gençlerin geleceklerinden son derece kaygılı olduğunu gösteriyor. Kemalist ve Kürt kökenli gençler fırsat bulsanız başka bir ülkeye yerleşir misiniz sorusuna en çok evet diyenler.